Dersim Katliamını Yaşayan Tanıklar Anlatıyor

GÜNDEM 5 Mayıs 2020 00:20
Videoyu Aç Dersim Katliamını Yaşayan Tanıklar Anlatıyor

Dersim olaylarının üzerinden 83 yıl geçti. Cumhuriyet Rejiminin kuruluş yıllarında Dersim'de yaşanan büyük trajedi hafızalardaki tazeliğini hâlâ koruyor. İşte katliama tanık olanların dilinden acı gerçekler:

Mehmet Söylemez: 38 üzerimize çöktü. Ne kız kaldı, ne erkek. Munzur'un üzeri ceset doluydu. (…) Komutan sordu: “Sen hangi aşirettensin?” Önce şaşakaldım, “Kureyşanlıyım.” dedim. “Kureyşanlılar nereden gelmiştir?” dedi. Durdum, “Mekke, Medine'den.” dedim. “Siz Türksünüz!” dedi. “Gelmişsiniz bu dağa, Kürtlerin içine, onlardan evlenmişsiniz.”

Hüseyin Güray: Biz yol vergisi veriyorduk. Veremeyenler 12 gün yol inşaatlarında çalışıyorlardı... Biz dedik ki; karakol gelmiş, devlet gelmiş, bize yol yapar, çocuklarımıza okul yapar, bize yardım eder, dedik. Devlet gelir gelmez bizim namusumuza, malımıza, canımıza kastetti.

Hatice Demircioğlu: 38 yılında dört yaşında bir çocuktum. Gevrek'te yaşıyorduk. Teyyareler geldi, bizi bombaladılar. Köyden çıkmak zorunda kaldık. Mağaraya girdik. Mağaranın kapısına çıktım, boynuma iki şarapnel parçası isabet etti.

Hüseyin Çetinkaya: 28 çift kanatlı uçak aşiretlerin bulunduğu bölgenin üst tarafından çıktılar. Köyleri bombaladılar. Evleri harabeye çevirip aşağı doğru uçtular. (...) Laç deresinde vurulmuştu kadın. Asker gitmiş ki çocuk etrafında dolaşıyor. Gidip annesinin memesini emiyor. Sonra geri dönüp kumda oynuyor. Askerlerin başındaki subay: “Yazıktır, karışmayın, zaten kendi halinde ölür” diyor. “Annesi ölmüş, o kendi halinde ölür” diyor, karışmayın. Karışmamışlar, o subay orada karışmamış. Biz biraz uzaklaşınca askerin biri çocuğu süngüleyip nehre fırlattı.

Hüseyin Gül:  Bizi nehrin kenarına oturttular. İki erkek vardı sadece. Onları arkada öldürdüler. Dokuz on tane pax jandarması vardı. Mitralyözü kurdular. Ondan sonrasını bilemedik. Kıyamet koptu.

Dünya Ana: Kadının biri beş yaşında çocuğunu suya attı. Elleriyle bastırıp boğdu. Çünkü bağırıp ağladığı için askerler peşimizden gelecekti...

Hıdır Albayrak: Bizi sürgün edip Elaziz'e götürdüler. Berberde sakalımızı kesip hamama soktular. Kayseri'de trenden indirip istasyonda resmimizi çektiler. Elli evdik. Tabii bizi orada dağıttılar...

Mehmet Yıldız: Şu mahalle İnönü, şu mahalle Bayar, şu mahalle Alpdoğan, şu mahalle Atatürk... Hâlbuki ben unutmak istiyordum. O isimleri duyduğum zaman 38 aklıma geliyor.

Güllü Yakar: Hopig ve Demirkapı’da yaşananları nasıl anlatayım ki. Orada insanlık öldürüldü. Biz kaçıp ormana sığındık, kurtulduk. Birçok köyden kadın ve çocuklar toplanmıştı. Önlerine otomatik silahlar kurulmuştu. Bu kadınlar dakikalarca bu kadınlar tarandı. Bir tek kişi bile sağ kurtulamadı… Katliamdan sonra Çiçekli Köyü’ndeki okula gittim. Askerler genelde öğretmenlik yapıyordu. Bize Atatürk’ün, İnönü’nün ne kadar büyük, ne kadar önemli olduklarını anlatıyorlardı. Benim ailem, yakınlarım, komşularım öldürülmüş, köylerimiz yakılmış ama bunu yaptıranlar çok büyük adammış!”

Fatma Bayraktar: Köyümüze 40 süvari asker geldi. Silahları topladılar katliamdan birkaç gün önce. Babam da silahları teslim etti. Ondan sonra köylerden herkesi toplamaya başladıklarını duyduk. Demirkapı’da topladılar yüzlerce köylüyü. Bir anda kurşuna dizdiler hepsini. O kadar insan öldürüldü ki, köy meydanı ceset tarlası gibiydi. (…) Askerler tarafından öldürülen Miço Ağa’nın iki kızı vardı. Birisinin adı Naciye diğeri Xatun’du. Sapsarı, upuzun saçları, renkli gözleri vardı iki bacının. Dillere destandı güzellikleri. Adlarına türküler yazılırdı. Yüzbaşı bunları karşısına alıp “Biriniz beni kabul edin, canınızı bağışlayayım” dedi. Kızlar diz çöktürülmüştü. Bunun üzerine ayağa kalkıp birbirlerine baktılar önce. Sonra “Babamızı, ailemizi, aşiretimizi öldürdünüz. Sana varacağımıza, kanımızın akrabalarımızın kanına karışmasını tercih ederiz” dediler. Bunun üzerine yüzbaşı kurşuna dizdi bu iki kardeşi. (Taraf Gazetesi, 26 Kasım 2011)


Celalettin Can (78'liler Vakfı Başkanı): Dedem anlatırdı. Babam kucağındaymış. Askerin biri gelmiş, “Çocuğu bana evlatlık verir misin?” diye sormuş. Dedem irkilmiş, amacını sormuş. Asker: “Müsaaden olursa çocuğu evlat edinmek istiyorum. Biz Şafii'yiz. Bizi buraya getirirken gâvurlarla savaşacağımız söylenmişti. Oysa sizler de Müslümansınız. Sizi yarın kıracaklar. Kaçın, durmayın!” (Ülke TV, gündüz haber programı, 25.11.2011)Kim, Ne Dedi?

Mustafa Armağan (Tarihçi): Yüz bine yakın asker gönderilmiş. İki yüz civarı asker ölmüş. Bu durum bir isyanın değil, tenkilin göstergesi. Tedipten tenkile geçilmiş. Kökünü kazıma var yani... Başbakan resmi başbakanlık arşivlerine göre 13.000 rakamından söz etti. Daha az olduğuna dair (5000-7000 arası) resmi rakamlar da var. Dersim'in nüfusu 110.000 civarı olduğu düşünüldüğünde, göçler ve geri dönüşlerle birlikte ele alındığında gayrı resmi olarak 25.000-30.000 arası bir kıyımdan söz edilebilir... Aslında Büyük Dersim havalisi olarak bakarsak, Erzincan-Elazığ-Malatya vs. 1927'de 543.000, 1935'te 760.000 nüfus var. Bölgedeki nüfus artışının da devlet nezdinde endişe uyandırdığını biliyoruz. Yakın geçmişteki Genelkurmay raporlarında da bu türden veriler sunulmuştu... Hiç değinilmeyen sebeplerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum. (...) Aslında Seyit Rıza konusunda Alevilere de anlatılandan farklı bir durum var. Dönemin gazeteleri (1937) psikolojik harekât gereği evinde bulunan şeyleri sıralarken 'Hz. İsa'nın parmağı', 'Ermenice fotoğraflar' gibi halkın şuuraltını etkileyecek yalanlara başvuruyorlar. Oysa bizzat ben, 8 Kasım 1939 tarihli yerel bir haber gazetesinde bizzat evinde bulunanlar arasında şunların sıralandığını müşahede ettim: Kur'an-ı Kerim, hadis kitapları, Enam-ı Şerif, Siyer-i Nebi. (Kanal 24,  "Açık Görüş" programı, 25.11.2011)

Kim, Ne Dedi?

Celal Bayar (Başbakan): Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım, Atatürk malum. Üçümüz Dersim'de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada "Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalı?" onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan harbinde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Şahsen casusları bile biliyorlar... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk'le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. "Ne olacak?" dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. "Anlıyorum efendim bana hitap edişinizin manasını" dedim. Atatürk; "Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim'i!" dedi ve vurduk..." (Kurtul Altuğ, "Celal Bayar Anlatıyor", Tercüman, 17 Eylül 1986)

Hulusi Yahyagil (Dersim olayları sırasında albay): 1938'de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelime idi: "İmha!" Vergi vermedikleri için yok etmek! Bu düşünceyi, bu uygulamayı kim yapabilir? Zorbalar, insanlık suçunu işleyenler. Elbette vergi işin bir yönü; gerçek neden Dersim'i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım. Bize verilen emir “Canlı hiçbir şey bırakmayın!” şeklindeydi. (Necmettin Şahiner, Son Şahitler, Hulusi Yahyagil'den aktardığı anılar, Nesil Yayınları)

Muhsin Batur (Dersim olayları esnasında asker): Günlerden bir gün emir geldi. Tren yoluyla Elazığ'a vardık. Oradan da ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik. İki aya yakın Dersim'de görev yaptım. Okuyucularımdan özür diliyorum ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum. (Muhsin Batur, Anılar, Görüşler, Üç Dönemin Perde Arkası)

Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak: Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim daha çok bir koloni gibi nazara alınmalı, ıslahatın ilk safhasını reislerin, bey ve ağaların, seyitlerin bir daha gelmemek üzere Batı Anadolu'ya nakli, reisleri alındıktan sonra halkın da şerir olanlarının Dersim'den çok uzak olan ovalara sevk ve Türk köyleri içerisinde dağıtılması oluşturur... (NTV Tarih Dergisi, Sayı 11, Aralık 2009)

Sabiha Gökçen (Dersim harekâtına pilot olarak katılan Atatürk'ün manevi kızı): Keşif yapılıyordu. Ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. Böyle bir şey olmamıştır. Ufak bir azınlığın ayaklanması neticesinde bu harekâta gerek duyulmuştur ve kısa zamanda önlenmiştir. Pek mühimsememek lazım aslında bunu. Evvela yerden birtakım hareketler yapıldı. Sonra havadan. [Atatürk'ün bakış açısı] ufak bir ayaklanmayı bastırmaktı. Nihayet oradaki insanlar da bizim insanlarımızdı. Ama her zaman bu gibi haller olabiliyor her yerde. Yaşadıkları yerler iptidai idi. Konut denecek halleri yoktu. Onları daha iyi bir yaşama kavuşturmak için başka yerlere yerleştirildiler. Atatürk'ün gayesi buydu. Daha insanca yaşamalarını istiyordu Atatürk. (Nokta Dergisi, 28 Haziran 1987)

Şükrü Kaya: Kuzey Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir. Askeri harekât başlamadan önce tüm silahlar toplanmalıdır. Yerli memurlar casustur. Dersimlilere kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır. Uçakların talim uçuşları Dersim üzerinde yapılmalıdır. (1932, İçişleri Bakanı iken hazırladığı rapordan)

İhsan Sabri Çağlayangil (Seyit Rıza'nın infazında görevlendirilen Malatya Emniyet Müdürü): Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim'e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim'e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider, siz de gidersiniz... Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor: "Bu meseleyi kökünden hallediniz." (1986'da Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği röportaj, NTV Tarih Dergisi, Sayı 11, Aralık 2009)

İhsan Sabri Çağlayangil: Ceza İnfaz Kanunu, her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de Çingene cellât buldu. Gece 12.00'de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Biz Seyit Rıza'yı aldık. Otomobilde, benimle Polis Müdürü İbrahim'in arasına oturdu. Cip, Jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. "Asacaksınız" dedi ve bana döndü: "Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin?" Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. "Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz" dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben Fındık Hafız asılırken Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız'ın idamı bitti. Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: "Evlâdı Kerbelayıh (Kerbela'nın evladıyım. Peygamber torunuyum.) Bihatayıh (Günahsızım). Ayıptır! Zulümdür! Cinayettir!" dedi. (Çağlayangil'in Anıları, Kader Bizi Una Değil Üne İtti, Bilgi Yayınları)

Kaynak : haksöz haber
1000
icon
Eyman 7 Mayıs 2020 22:47

Kahrolsun chp zihniyeti!

0 0 Cevap Yaz

Ahmed Yasin
MALCOM X