Kimse Kızmasın Bizi Anlatıyorum! – 3 -

Buhranın sebepleri ve çıkış yolları

6 Aralık 2020 20:06
A
a

(Buhranın sebepleri ve çıkış yolları)


İslam Medeniyeti dört ana ayak üzerine oturur.


1-Bilim,fikir,ahlak ve düşünce ayağı.Biz bu ayağa ‘’ilim’’ayağı diyeceğiz.


2-Edebiyat,mimari,müzik,resim vs. Biz bu ayağa ‘’Sanat/Kültür’’ ayağı diyeceğiz.


2-Siyaset ve hukuk


3-Ekonomik ve askeri alan


Öncelikle; Müslüman toplumların bozuluş sebeplerini tartışmak gereklidir. Bu yapılmalıdır ki gerileyişin gerçek nedenleri anlaşılabilsin. Müslümanlar İslami olmayan geçmiş tarihlerine eleştirel yaklaşmayı öğrenmelidirler. Bundan kastımız kendilerinin İslami meşruiyete sahip olduğunu savunan ama gerçekte böyle olmayan ve yalnızca Müslümanları aldatmakla da kalmayıp İslami ilkeleri örneğin saltanatın İslami olduğunu savunarak saptıran saltanat rejimleridir. Tartışma sonucu gerileyişin sebepleri tesbit edildikten sonra bu sebepleri ortadan kaldırarak doğru tedbirler alınabilir. Bu nedenler bilinmeden nereden başlanacağı ve sorunların üstesinden nasıl gelineceği bilinemez. Tıpkı bir doktorun hastasının sağlığını bozan şeyin ne olduğunu bilmeden yazdığı reçetenin asla etkili olmayacağı gibi. Bundan dolayı İslami mücadeleyle uğraşan Müslüman örgütler önce bozulmanın nedenlerini iyice bilmeliler ki gelecek için etkili planlar yapabilsinler.


İslami uygulamalardaki ilk kurumsal bozulma/sapma nasıl ve ne zaman oluşmuştur?


İslam tarihinde ilk kurumsal bozulma hilafet kurumunun Hz. Ali'nin hilafetinden sonra zayıflayıp unutulması ve yerine gayri İslami bir kurum olan saltanatın Ümeyye hanedanlığı ile ortaya çıkmasıyla meydana gelmiştir. Saltanatın dayanabileceği herhangi bir İslami delil yoktur. Ne Allah'ın Rasulü Hz. Muhammed ne de ilk dört halifeden herhangi biri oğulları veya kızlarını kendi makamlarının varisçisi yapmamışlardır.


Saltanat rejiminin devlet yönetimini bozması zayıf yöneticilerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu da Avrupalı güçlerin İslam ülkelerini parçalayıp sömürgeleştirmelerini kolaylaştırdı. Bunun sonucu da direkt sömürgecilik oldu. Diğer durumlarda ise sultanlıklar Batı menşeli müslümanlar veya (Batılı) aracılar tarafından laik totaliter devletlere dönüştürüldüler. Daha sonra bu devletlere cumhuriyet ismi verildi. Her halükarda Orta Doğu'da ve Afrika’da Avrupalılarca oluşturulmuş birçok yeni sultanlık ortaya çıktı. Bu örneklerin hepsinde, ister sultanlık ister cumhuriyet adı altında olsun, sömürgecilik Batı düşünce ve ideolojilerinin Müslüman toplumlara nüfuz etmesini sağlayan en önemli vasıta olmuştur. Sonuçta kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik kurumların hepsi dönüşüme uğradı ve İslam'la olan bağları koptu. Bu kurumlar Batılı güçlerin çıkarlarına uygun bir şekilde yeniden inşa olundu.


Batılılaşma ve sekülarizmin Müslüman toplumlara nüfuz etmesi ve hızla yayılması İslam'ı tamamen ortadan kaldıramasa bile arka plana itti. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus var. İslam dünyasının içine düştüğü bu trajik durumun tek sorumlusu Batılı güçler değildir. Bu durumun sorumluları arasında müslümanlar ve Müslüman toplumlar da vardır. Batılı güçler İslam topraklarına sultanlar onlara fırsat vermeseydi, asla ayak basamazlardı, içeriden destek almasalardı Müslüman ülkeleri asla sömürge veya yarı sömürge haline getiremezlerdi. Batılılara bu imkanı veren çürümüş saltanat rejiminin yarattığı ve dışarıdan gelen etki ve baskılara karşı dirençsiz bırakan boşluktur. Eğer bu kurum İslami olsaydı bozulmaya asla müsaade etmezdi. Eğer müslümanlar bu kurumu (saltanat)
ilk ortaya çıktığında yok edip şuraya dayalı İslami bir devlet kursalardı İslami kültür ve medeniyetin zenginliğinden istifade ederlerdi…


Saltanat idaresi İslam'ı, kendisine karşı çıktığı her yerde bastırmıştır. Saltanat rejimi devlet reisliği makamına gelecek en ehil Müslümanın seçimle belirlenmesini öngören İslami ilkeyi yok saydı. O, siyasal katılım prensibini bastırıp yok etti. Vesayete dayalı yönetimin zaten halkın onayına ihtiyacı yoktu. Bu yüzden o şura prensibine işlerlik kazandıracağına baskıcı bir yönetim kurmayı tercih etti. Saltanat halkı zulüm vasıtasıyla denetim altına aldı. Sultanlık günümüze gelinceye değin her nerede var olduysa orada İslam'ın en büyük düşmanı olmuştur. O, halkın İslam'a olan sadakatini sultanın şahsına kaydırdı. Sultanlar daha sonra İslami meşruiyeti olmayan ulema kurumunu oluşturdular. İslam'da Hıristiyanlık'ta var olan rahip (ruhban) sınıfı yoktur. Ulema İslami doktrinleri takip etmeyip kendisine hizmet ettikleri sultanların yolunu izledikleri için İslam'a ihanet ettiler. Onlar, saltanat kurumunun siyasi meşruiyet kazanmasını sağladılar.


Çağdaş İslam dünyasında monarşik yönetim biçimi hala iktidarda. Bazı ülkelerde sultanlık rejimi vardır; bazılarında cumhuriyet adı altında askeri veya sivil diktatörlerin hakimiyeti vardır. Bu yöneticilerin bir ellerinde ordu ve gizli polis (istihbarat servisi) diğer ellerinde gayri İslami saltanat kurumu ve bunun devamı olan cumhuriyetin korucusu olan ulema vardır. Onlar geçmişteki baskıcı yönetim tarzını hala devam ettiriyorlar. Bu gayri İslami kurumlar ortadan kaldırılmalı ve yeni İslami kurumlar oluşturulmalıdır.


Acı gerçek şu ki müslümanlar henüz tarihi gerileyiş ve bozulma sürecini aşmada başarılı olamadılar. Onlar hala basit konuları tartışıyor ve birbirleriyle çarpışıyorlar. Eğer her ülkede müslümanlar birleşseydi ve dünya üzerindeki müslümanlar birbirleriyle kenetlenseydi bugün yeryüzünün en kuvvetli ümmeti olurduk. Ümmet oluşturulmadıkça İslami mücadeleyi kazanamayız. Ümmeti oluşturmak için her Müslümanın vatandaşı olduğu ulus-devletini aşmak zorundayız. Müslümanlar her şeyden önce Müslüman olmanın ne demek olduğunu düşünmelidirler.


Allah Resulü ve onun ashabı bize takip etmemiz gereken yeterli sayıda örnek bıraktılar. Basitçe bunlar toptan Allah'ın ipine sarılıp ayrılmamak [3/103], gerçeği batılla değiştirmemek [2/42] ve canını ve malını Allah yolunda feda etmeye hazır olmaktır. İslami mücadele devam etmelidir ancak müslümanlar stratejilerini yeniden düşünmelidirler. Onlar düşüncelerini radikal bir şekilde değiştirmeli ve taklidin kör yolunu değil, içtihat yolunu takip emelidirler. Bütün müslümanlar iman sahibi olduklarını söylerler. Ancak gerçek iman amelle beraber vardır. Eğer amel yoksa, imanlarında bir şey eksik demektir. Bundan dolayı müslümanlar imanlarının parametrelerini yeniden gözden geçirmelidirler, iman yalnızca namaz, oruç ve zekat değildir, iman ümmetin, İslami devletin, kültürün ve medeniyetin oluşturulmasıdır, İslami mücadelenin gerekliliği bu yüzden hayati öneme sahiptir. Doğru bir düşünce aynı zamanda etkili ve başarılı olabilmek için kısa ve uzun vadeli planlar yapmalıdır.


Maalesef Peygamberlerin varisleri olan alimlerimiz ve mütefekkirlerimiz kurumuştur.Özellikle 3. Buhran(bkn Kimse kızmasın bizi yazıyorum -1 islammedya.com) dönemine müteakip kurulan ulus devletlerle beraber devlet politikaları alimleri,bazen politik,bazen toplumları daha rahat idare etmek için dinin meşrulaştırıcı yönünü/gücünü kullanmak,bazen birleştirici yönünden faydalanmak gibi sebeplerle ilim otoritelerini devlete bağlı kuruma’’kurumsallaşmaya’’ itmiştir.Yani iktidar sahipleri kendi koltuklarını ve sistemlerini sağlamlaştırmak için dini otoriteleri(din adamları sıfatıyla)devletin payandası yapmıştır.Sonuçta maaş alan alimler memur olmuş,pek çok zamanda istibdat yönetimlerinin zulümlerini örten ve halkı ‘’emir sahiplerine itaat farzdır’’diyerek kontrol altında tutan(uyutan)bir mekanizmanın ana parçası olmuştur.Amacı maaş almak olan bu din adamlarının(kimileri Namaz kıldırma memurları diyor)memurlarının halkla arası açılmış,toplumu ve olayları iyi okuyamayan ve kendilerine paket olarak sunulanları aktarmaktan öteye geçemeyen bir topluluk olmuştur.


İslam medeniyetinin neden gerilediği üzerinde pek çok araştırma yapılmış ve bunların etkileri yorumlanmıştır. Fakat araştırılması gereken diğer mühim konu ise bu geri kalışın neden kırılamadığı mevzusudur. Bu konuda geçmişe özlemin, geleceğe bakışı engellediği açıktır. Bunun örneklerini toplumun her alanında görmekteyiz. Fakat tek nedenin bu olmadığı da ortadadır.


İslam medeniyetinde bilimin kişisel çabalarla ilerlemesi günümüzde bile devam etmektedir. Bazı alanlarda bu aşılsa da her alanda bilimin kurumsallaşması kişilere bağlı kalmaması gerekmektedir. Batıda yapılan çalışmaların aşılması ve daha da geliştirilmesi ve farklı alanlara da uygulanması gerekir, tabi bunu yaparken kültüründe bu alanlarda kendini uyarlaması şarttır. Sorgulanamaz gerçek diye ortaya çıkan algıların ortadan kalkması gerekir. Sorgulamadan ilerlemek mümkün değildir.


9., 10. ve 11. yüzyıllarda İslam dünyasında yaşanan ilmi, felsefi, teknolojik ve hukuki gelişmelerin çeşitli sebeplerle sonraki dönemlerde devam ettirilememiş olması, İslam medeniyetinin duraklamasına ve Batı medeniyeti karşısında geri kalmasına sebep olmuştur.
 

İslam ülkelerinin geri kalmışlıklarına bakılarak, İslam dininin gelişmeye engel olduğu ve bütün ilmi-teknik gelişmelerin Avrupalılarca gerçekleştirildiği, Müslümanların medeniyete katkı sağlamadıkları iddiası tarihi hakikatlerle bağdaşmaz. İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farábi, İbn-i Miskeveyh, İbn-i Haldun, Cabir İbn-i Hayyan, Ebubekir er-Razi, Kindi, Nasırüddin-Tusi, Biruni, Ali Kuşçu, İsmail Gelenbevi, Hoca Tahsin, Hoca İshak, İbn-i Heysem ve yüzlerce bilgin, dünya bilim tarihine yerleşmişlerdir.
 

Bunların hâricinde Müslümanların gerilemesine şu nedenlerin de tesiri olmuştur:


Müslümanların içtihat kapısını kapatmaları,Ulemanın gelişmeler karşısında kendini yenileyememesi,


Mezhep taassubuna kapılmaları,Kitap ve sahih sünnete dayanan asli hükümler ile belirli imkán ve şartlara göre verilen içtihadi hükümleri aynı değerde tutmaları,Uydurma hadis edebiyatı.


Muhtelif sapıklık ve bidʻatlerin zuhûru, Kader konusunda cebr fikrine saplanıp sa’y ve gayreti bırakmaları.Yegâne hedef olarak öbür dünyayı seçen sufi anlayışın yayılışı.


Faydalı ve pratik ilimlere gereken ehemmiyetin verilmemesi.


Bilimi ihmal etmeleri, dar kalıplar içinde kalarak şekilcilik ve detaylara bağlanmaları,


Hikmet ve felsefenin okutulmaması,Ahlâkî çöküntü.


Şuranın kaldırılıp yerine monarşinin gelmesi,İdârî mekanizmada eğlence, diktatörlük, zorbalık,yolsuzluk ve rüşvet gibi câhiliye temayüllerinin zuhûr etmesi, İdarenin ehliyetsiz ve liyakatsiz ellere intikali.


İlim ve harp sanatındaki duraklama.


Müslümanların elde ettikleri zaferlerle şımarıp gurura kapılmaları ve Batının ilerlemesi karşısında gafil avlanmaları.


Ticaret yollarının denizlerden okyanuslara kayması, o günün dünyası için kıymetli madenlerin bol olduğu Amerika kıtasının İspanyollar tarafından keşfi ve getirilen
bol hammadde ile Avrupa’da gelişen yeni ekonomik anlayış, Moğol istilası, Haçlı Seferleri gibi İslam dünyası dışında meydana gelen gelişmeler gibi dış sebepler.


Ümitsizliğe kapılma…


(Bkn;  Bakara, 155; Âl-i İmrân, 140-141; Enbiyâ, 35; Furkân, 20; Ankebût, 2-3; Muhammed, 31.)


İslam medeniyetinin gerileme sürecine bakmadan önce İslam medeniyeti altın çağı olarak bilinen 8. ve 12. yüzyıllar arasında yaşanan gelişmelere ve bu gelişmelerden sonra ‘donuklaşma’ serüveninin nasıl ve hangi şartlada başladığına bakmak daha faydalı olacaktır


8. ve 12. yüzyıllarda, Müslüman düşünürlerin Yunan bilim ve felsefe anlayışlarının etkisinde olduğu görülmektedir. İslam bilimi, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından kalan zengin miras ile Yunan, Hint ve Bizans’tan gelen eğitim anlayışlarını iyi bir şekilde harmanlamıştır. Özellikle Abbasiler Döneminde (750-1258) bilginlerin önü açılmıştır. Bağdat, dünyanın bilim merkezine haline gelmiş, bilim insanlarının bir araya geldiği bir şehir halini almıştır.


Beytü’l Hikme (Abbasi halifesi Memun zamanında Bağdat’ta kurulan kütüphane) Yunan, Latin ve İran gibi büyük kültürlerin eserlerinin Arapça çevirilerini içeren büyük bir kütüphane ve aynı zamanda bilim merkezi konumundadır. Beytü’l Hikme, MÖ 300’lü yıllarda var olan İskenderiye Kütüphanesi’nin yetkinliğine sahip bir kütüphane olmuştur.


Beytü’l Hikme, Moğol istilası sırasında Hülagü Han tarafından 1258 yılında yakılmış, Bağdat sokaklarında binlerce kişi katledilmiş, bilim adamları şehri terk etmiştir. O dönemde Beytü’l Hikme dışında başka bir bilim merkezi bulunmadığı için İslam medeniyeti o tarihten sonra bilgin ve filozof yetiştiren ortamdan yoksun kalmıştır. Bunun sonucunda da İslam’ın Altın Çağı (İslam Rönesans’ı) olarak adlandırılan bu parlak dönem, meyvelerini veremeden bitmiştir.


Beytü’l Hikme yıkıldıktan sonra, İslam medeniyeti onun yerini alabilecek bir bilim merkezi kuramamıştır. Merkezi yönetimden uzak coğrafyalarda önemli
sayılabilecek çeşitli hareketlenmeler başlamış; ancak bunlar da filizlenemeden kurumuşlardır. Bu kurumanın en önemli nedenlerinden bir tanesi “aşamama ve kurumlaşma sorunu” diyebileceğimiz olgudur. Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşt gibi filozoflar, İslami öğretiyi bilim ve felsefenin akılcı öğretisiyle birleştirmeyi amaçlamışlar, bunun için uğraşmışlardır. “bilimin tevhidi” olarak adlandırılan bu akımın düşünürleri, kendi önlerine ördükleri bu duvarı aşamadıkları için ilham aldıkları Yunan düşünürlerini geçememişlerdir.


Rasathanelerde iyi almanaklar (zic) düzenlemişlerdir. Bu almanaklarla yıldızların gök haritasındaki yerlerini, kıble ve namaz vakitlerini belirlemek gibi önemli sayılabilecek bilimsel bilgiler üretmişler; ancak daha öteye gidip İskenderiyeli Batlamyus’u aşamamışlardır.


Kimya ve simya konusunda Cabir ibn Hayyan ve İbnü’l Heysem gibi bilginler, doğa bilimlerinde deneye başvurdular. Bu konulardaki ilk adım sayılsa da süreklilik için gerekli olan devlet desteği alamadıkları için kurumlaşamamışlardır. Bilgi üretimi kuşaktan kuşağa geçmek yerine, hevesli kişilerin çabaları ve yaşamlarıyla sonlanmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan pratik bilgiler teorilere dönüşememiştir.


Don Kişot hakkındaki fikir aslında Arap kaynaklıdır. (Cervantes uzun zaman boyunca Cezayir’de esir olarak yaşamış kendisi de bu eserini ilk olarak Arapça yazdığını söylemiştir.) Tıpkı Daniel Defoe’nin Robinson Crouse adlı eserinin Arap felsefe yazarı olan İbn Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan eserinden ilham aldığı gibi. (Aliya İzzetbegoviç’in “Müslümanlar Neden Geri Kaldı?” adlı makalesinden)


Bu gibi örneklendirmeleri çeşitlendirmek mümkündür. Optik ilminde veya takvimdeki gelişmeleri Batı alıp geliştirmiş hatta daha da ileriye götürmüştür.


Bu konuda önemli bir saptamayı da Prof. Dr. Fuad Sezgin “İslam Medeniyetinin Donuklaşmasının Sebepleri” adlı makalesinde, Helmut Ritter’in İslam medeniyetinin gerilemesi konusundaki görüşlerini şu şekilde aktarmaktadır: Batı dünyasında sürekli zihni dalgalanma vardır, Doğuda ise Gothe’nin bazen arzu ettiğini söylediği, Doğuya has, alışılagelen sükûnet hüküm sürmektedir. Ancak İslami Ortodoksluk (sünni yönelim kastedilmekte) yeni çıkan şeyleri içinde şüphe, korkuya mucip bir bid’at görmektedir.


Burada örnek olarak astronomi ilmi açısından önemli bir olayı hatırlatmak gerekir. 7. ve 8. asırlarda doğuda Müslüman astrologlar, Batlamyus sistemini çökerten yeni teorilerine hazırlanırken; batıdaki İslam âlemi aynı sisteme karşı yeni teorilerini 6. asırda ortaya koymuşlar fakat bu teorileri karşı tarafa ulaşamamıştır. Bunun yanında yeni teorilerin hepsi birkaç yıl içinde batı dünyasına ulaşmış, onları sadece astronomi düşüncesinde değil felsefe ve fizik alanında da geliştirmiştir.


İslami ilimler tarihi, donuklaşma aşaması öncesinde, hem deneye dayalı ilimlerde hem de felsefi ilimlerin tümünde, insanlık düşüncesinden yeni bir devrin gelişini müjdeleyen birçok büyük buluşlara şahitlik etmiştir. Ancak tarihi şartlar, bu buluşların İslami âlemde mahalli kalmasını zorunlu kılmıştır. Diğer yandan bu buluşlar süratle yabancı çevreye taşınmakta, ilk aşamada taklit ve intihal şeklinde alınsa da meyvelerini vermiş, gittiği yerde alıcılarını ve uygulayıcılarını bulmuştur.Yani; İslam âleminde önemli keşiflerin bir yönden bir yöne taşınamaması ciddi bir sorun olmuştur.


(Devam edeceğiz inşallah)

Selametle Kalın

Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim,Zevki Selim…

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Paragraf Soru Bankası
Askıda Meal