KİMSE KIZMASIN BİZİ ANLATIYORUM 5 (TAKLİTÇİLİK 1)

İslâm medeniyetindeki donukluğu genel bir tahlile tabi tuttuğumuzda bunu tarihte her milletin başına gelen tarihî vakıa olarak değerlendirmemiz gerekmektedir.

5 Ocak 2021 14:11
A
a

Taklit kelimesi Arapça’dan Türkçe'mize geçmiş, dilimizde oldukça fazla kullanılan bir kelimedir.
TDK'ye göre taklit kelimesi anlamı şu şekildedir:

- Belli bir örneğe benzemeye veya benzetmeye çalışma, öykünme
- Birinin davranışlarını, konuşmasını tekrarlayarak eğlenme
- Benzetilerek yapılmış şey, imitasyon

İslami hukuk terminolojisinde bir müctehid'i dini kurallarda ve emirlerde onun türetmelerine ve yorumlarına göre takip etmek demektir…

 

Benzeme, benzeşme ve benzemeye çabalama aynı şeyler değildir. Bir insan doğal olarak ve pek çok açıdan diğer insanlara benzer. O halde diğer insanlar da ona benzerler. Bu ikisi de doğal olduğu için bunlarda bir problem yok. Ama birisi giyiminde kuşamında, konuşmasında, saçında sakalında, süslenmesinde, yemede içmede, kullandığı eşyada, kısaca yaşama biçiminde, yani kültüründe başkası gibi olmaya çabalarsa bunun psikolojik çözümlemesi yapılmalıdır. Bu doğal olmadığına göre iyi de olabilir kötü de.Hal ve harekâtıyla örnek olmuş birisine benzemeye çalışma, bir süre sonra ondaki özellikleri edinme anlamına gelebileceği için bir ölçüde iyi sayılabilir. Buna rağmen Kur'an-ı Kerim'de ya da Resulüllah'ın hadislerinde falancaya benzemeye çalışın diye bir teşvik yokken, filancaya benzeyene Allah lanet eder diye pek çok sakındırma vardır. Çünkü başkasına benzemeye çalışmak varoluşsal bir meseledir ve sonuçta kimliğin yok olmasına sebep olur. Bu nedenle beşerin en yüce örneği olan Resulüllah Efendimiz için bile ona benzeyin denmez de, onu örnek alın denir. Onun 'üsve' olması bu demektir. O müminlerin örneğidir, mümin kendisini o örneğe göre oluşturmaya çalışır. Kendine ondaki özelliklerle yeni bir varoluş arar.
 

Resulüllah (sa) “kim kime benzemeye çalışırsa ondandır” buyurur. Benzerse değil de, benzemeye çalışırsa. Çünkü benzemenin doğal sınırları vardır ve doğallığı ölçüsünde normaldir. Benzemeye çalışma ise küçüklüğü, eksikliği, diğerine muhtaç olmayı akla getirir. Bilinçaltında ondaki özellikler bende olmadıkça ben eksiğim, o bu özellikleriyle mükemmeldir, ben de onun gibi olursam eksikliğimi gidermiş olurum diye hissedilir. Ve benzemeye çalışma, yaşama biçimini diğerine uydurma, onun gibi yaşama anlamına geldiği ve yaşama biçimi de inanmayı etkilediği için birisine özenen, ona benzemeye çalışan yavaş yavaş onun gibi inanmaya başlar. Bu özentisi olmadan önce kendisinde var olan özellikleri kaybeder. Sonuçta onun gibi olur, ondan olur. Hadisi şerifin bize anlattığı bu olsa gerek. Yani nasıl yaşıyorsanız öyle inanırsınız. Bu sebeple kültürün hafife alınamayacağını söylemiştik. Batı kültürünü benimseyip te, tam bir müslüman bir birey olamazsınız.
 

İbn Haldun'un, ‘’mağluplar galipleri taklit eder’’ sözü tam yerinde bir sözdür.Yine Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç ne diyordu? “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir”.
Bu açıdan taklit bir defa mağlubiyeti peşinen kabullenmek demektir. Aynı zamanda kişilik meselesidir. Kişiliğin çok erken yaşlarda oluştuğunu söylerler ama bu tamamen olup biter anlamına gelmemelidir. İnsan ölünceye kadar kişiliğine katkı yapmaya devam edebilir. Çünkü pedagogların ya da psikologların kişilik büyük ölçüde tamamlanır dedikleri bu altı yedi yaş zaten çocuğun kendi kişiliğini oluşturma adına bir şey yapma iradesine ve kudretine sahip olmadığı yaştır. O halde bu durum insanın kendi kişiliğine hiçbir katkı yapamayacağı anlamına gelir ki, o zaman kimseden kişilikli olmasını istemenin bir anlamı kalmaz. Taklidin, mantığı zehirlediği açık. Zaten, bu yüzden taklit ya.Taklitçilik bir hastalık, hem de kişiliğe arız olmuş bir hastalık. O yüzden bu hastalık, taklitçinin özgüven yokluğuna dayanıyor, bu bir. İkincisi, iddialarından arındırılmış olduğunu gösteriyor bu iki. Taklit ettikleri karşısında mağlup olduğunun tescili anlamına geliyor bu da üç. (İbn Haldun’un Mukaddime’de yaptığı o muhteşem tespit, bu ülkenin yaşadığı yüz yıllık dramın tek cümlelik özeti: “Mağluplar galipleri taklit ederler.”) Oysa başkasına benzemeye çalışıp çalışmamak insanın elindedir. Benzemeye çalışmak kişiliği bastırıyor, benzememek geliştiriyor ve özgüven veriyorsa demek ki, insan kendi kişiliğini geliştirebilir. Bunu kendimiz de de hissedebiliriz.
 

Dîni, dolayısıyla âhiret odaklı bir yaşam tarzını toplumsal hayattan ötelemeye çalıştığınızda, yok saydığınızda berâberinde yüzlerce yıllık binlerce geleneği, göreneği de saf dışı bırakmış oluyorsunuz. Tanzimatla belirginleşen, cumhuriyetle devâm eden günümüzde ise had safhaya ulaşan sözde modernleşme-körü körüne batı taklitçiliği birçok geleneğimizi, göreneğimizi hayâtımızdan birer birer çıkardı. Kapitalist yaşam tarzı-normları bizleri sürekli dönüştürüyor. Artık bizler de materyalist bakış açısıyla yorumluyoruz … Batı taklitçiliği de bizi kendi öz benliğimizden uzaklaştırmış, bizi tabiata, hayata ve hakikate 'yabancı' kılıyor.Buna karşılık biz kendi köklerimizi tamamen unutarak veya dışlayarak onun türevlerini esas kabul etmek suretiyle iki asırdır kendimize yol ve yön bulmaya çalışıyoruz. Bir başka ifadeyle fikri bir buhranın içinde çırpınıyoruz. Halbuki siyasi bağımsızlığın da ekonomik bağımsızlığın da temelinde fikri bağımsızlık yatar. Osmanlı'dan Cumhuriyete ülkemizin bu süreçte yaşadığı tartışmaların merkezinde hep geleceğimizi nerede arayacağımız sorusu yatmıştır.

 

Aynı şekilde gerçek iktidar, fikri iktidardır. Tek tek bireylerden başlayarak toplumun tamamına ve oradan da insanlığa uzanan fikri iktidar yolu gerçekten zor ve zahmetli bir süreçtir.Fikri iktidarı siyasi kadroların değil ; İlim, sanat ve hikmet insanlarının inşa etmesi gerekir. Siyasi kadrolar ancak onlara ihtiyaçları olan zemini hazırlar. Dolayısıyla bu konudaki sorumluluğun bir kısmı siyasi iktidara aitse önemli bir kısmı da ilim ve fikir adamlarına aittir.

 

İslam tarihinde; ilim ve hikmet büyükleri, dünyadaki tüm bilgileri, teorileri, karşı tezleri bilen, bunların hepsinin üzerine çıkarak kendi fikri üretimini yapan insanlardı.  Dünyadaki hakim fikri anlayışın ve fiili düzenin sadece ardından giderek, kendimize çok daha ileri bir medeniyet inşa edemeyeceğimiz aşikardır.  Geçmiş ve mevcut tüm medeniyetlerin birikimini kullanarak, hepsinin ötesine geçmenin gayreti, kararlılığı ve üretkenliği içinde olmak gerekir. Bu çaba da tek vazgeçilmezimiz inancımızın nasları olmalıdır. Ne inancımızın binlerce yıllık birikimine sırtımızı döneceğiz ne de modern dünyanın sunduğu imkanları reddedeceğiz. Her ikisini birden değerlendirerek inancımızın mutlak hakikatlerinden aldığımız güçle çok daha büyük hedefler peşinde koşacağız. Esasen insanoğlu kimi zaman iyi yönde, kimi zaman kötü yönde kendisini sürekli yenileyen bir varlıktır. Bunun içinde sürekli yeni peygamberlerle Hakk'a davet edilmiş yeni ilim, fikir, gönül insanlarıyla kalbi ve dünyası yoğrulmuştur. Kendimizi mevcut şartlara hapsedersek fikri tüketicilikten öteye geçemeyiz.(Ki bu donukluk ve tıkanmadır) Biz her alanda olduğu gibi fikri alanda da sürekli üretici olmanın gayreti içinde olmalıyız. Geleceğe bırakacağımız en kıymetli mirasın fikri bakımdan üretken, nitelikli insan olduğu inancıyla bu doğrultuda var gücümüzle çalışmayı sürdürmeliyiz.

 

Türkiye, kuru kuruya Batıcılık saplantısı yanında, yine aynı kaynağın ürünü pek çok sapkın ideoloji ve akımın zehrine de maruz kalmış bir ülkedir. Yapılması gereken kendi medeniyet birikimi ve hedeflerine uygun nesiller yetiştirmektir. Maalesef ülkemizin geçmişten bugüne eğitim öğretim sistemi, çocuklarımıza sadece maddi bilgi yükleme üzerine kuruludur. Her okul seviyesinde öğretime ağırlık verilirken, eğitim kısmı ihmal edilmiştir. Özellikle medyanın etkisiyle aile dahil geleneksel eğitim öğretim yapılarının gücü azalırken, yerine daha iyisi konulamamıştır. Evlatlarımızın zihin ve gönül dünyalarındaki boşluk da Batı merkezli popüler kültür ürünleriyle veya sapkın akımların hezeyanlarıyla doldurulmuştur.

 

 Bunun için önümüzdeki süreçte önceliğimizi aileden başlayarak eğitim öğretim hayatları boyunca evlatlarımızı hakkıyla yetiştirmek olarak değiştirmemiz şarttır. Bu değişim sıradan bir müfredat tadilatının ötesinde topyekun bir eğitim öğretim reformunu gerektirir. Son üç asırdır İslam coğrafyasında, "batı taklitçiliği" ile bir kültürel yozlaşması yaşanmaktadır.Kişi ve ya toplumlar taklit ettiği şeyden bağımsız görünebildiği sürece, bunu bir kamuflaj olarak kullanır. Yani, bir orijinden esinlenerek yeni bir imge yaratma hamlesine girmiş bireyimiz, kültürümüz ya da toplumumuz, taklit ettiği şeyin kendi kültürel mirasına ya da zihnine düştüğü izi ve bunun sonucunu yeni bir gerçeklik olarak algılar. Lakin bu yeniliğin arka tarihiyle uzlaşamadağını veyahut senteze giremediğini görünce de bir kimlik savaşının eşiğine gelir. Bu savaşı gidermek için de nevi şahsına özel "farklılığı", ve deviasyonu(normalden sapma, kayma, eğrilik ) her daim belirtip, bazen de aşırılığa kaçarak altını çizer ve kendince varoluşunu sağlamlaştırır…

 

Hal böyle olunca da; bir idealden ve kutsallıktan uzak, psikolojisi savaş alanına dönmüş, roller karışmış, âlimlerin yerini psikologların ve anti depresanların aldığı ,Mürşidlerin yerine NLP Trainerlara inanan, dervişleri küçük görüp yaşam koçlarını tercih eden, türbe ziyaretlerini bidat sayıp mucize doktor reçetelerine bel bağlayan, hadislerin yerini istatistiklerin aldığı ,“Hayat müşterek”  sözünü her şeyi eşit yapacağız diye anlayan karı kocalardan oluşan birlikte ama yalnız çiftler(aileler ya da eşler değil) kişilikler ortaya çıkar. 

 

İtiraf edelim ki böyle bir yaklaşım; Ne bir medeniyet projesi, ne orijinal bir kültür sanat anlayışı, ne bir şehir mimarisi, ne bir siyaset modeli,ne bir ekonomi öngörüsü,ne de  sağlıklı bir aile ve ev modeli oluşturabilir. Millet olarak, tahayyül dünyamızdaki erozyonu önlemek mecburiyetindeyiz.

Sonuç olarak kısaca özetlersek; İslâm medeniyetindeki donukluğu genel bir tahlile tabi tuttuğumuzda bunu tarihte her milletin başına gelen tarihî vakıa olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu medeniyete mensub olanlara ve mazilerine uygun olarak gelecekte yer elde etmek isteyenlere düşen görev, çeşitli aşamalarda oluşan donuklaşmanın gerçek sebeplerine ulaşmaları, devralınan müesseselerin olgusal tahlilini yapmaları, taklide kaçmadan dopdolu beşerî kültürden doğru olanı almaya cesaret etmeleridir. Bu, kendi kendine olmayacak çok zor bir iştir, sadece gerçek aydına ve yüksek seviyeli ilim adamlarına bağımlıdır. İslâm toplumunun bu tür aydın ve ilim adamlarının oluşmasını düşünmesi için büyük eksiğini görme vakti gelmiştir. Bundan sonra, topluma karşı yüce, asil hedefinin gerçekleştirilebilmesi için çağdaş müslüman aydının görevi başlamaktadır. Bu sorumlu aydının, alışılan durum haline gelen maddiyat, bencillik, rehavet durumlarına karşı kendini feda etmesi gerekir. Derin, geniş ilmî kalkınmayı hazırlaması için gerçek zarurî zühdden nasibini unutmamalıdır…

Yani sözün özü;Ruhumuz kanıyor üç yüz yıldır.

Batıdan devşirme ‘’Yapay Ruh’’ kanamayı gün be gün artırıyor.Çözüm değil belli ki…

Yapılan onca" Ruh Masajı"na cevap vermiyor bitkin ruhumuz.Geçici bir iyileşme sonra,

Sonrası malum…By pas şart oldu.

Ruha giden damarlarda biriken kirli günahlar tıkamış damarları,arındırmak lazım,arıtmak.

Tez zamanda açmazsak şayet tıkanıklığı, ruhumuz bizi tamamen terk edecek.

Ruh yoksunu harikulade iskeletimiz üzerinde,

"Hayat süren leşlere "  döneceğiz…

 

Taklitçilik konusuna devam edeceğiz inşallah.

Selametle kalın.

Aklı selim,kalbi selim,hissi selim,zevki selim.

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Paragraf Soru Bankası
Askıda Meal