KİMSE KIZMASIN BİZİ ANLATIYORUM 5 (TAKLİTÇİLİK 2)  

Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların yaptıkları kendilerine, bugün yapılanlar ise bugünküleredir. Onların yaptıklarıyla başka birilerinin yücelmesi veya suçlu olması mümkün değildir. Hiçbir şey zamandan ve mekândan bağımsız değerlendirilmemelidir.

11 Ocak 2021 19:37
A
a
Mehmet Görmez kendisiyle yapılan bir röportajda;“Kur’an’da düşünmek mastarının üç farklı karşılığı vardır: Tefekkür, tezekkür, tedebbür. Tefekkür fikreden akıl, tezekkür zikreden akıl, tedebbür tedbir alan akıldır. Tefekkür, halimiz üzerinde düşünmektir. Tezekkür tarih, mâzî üzerine düşünmektir. Tedebbür ise istikbâl üzerine düşünmektir. Yeterince tefekkür etmediğimiz, az fikir ürettiğimiz açık, zira halimiz ortada. Aciz kaldıkça mâzînin ihtişamına sığınıyoruz. Ancak tezekkür olmadığı için en küçük tarihi hâdise üzerinden bölünüp parçalanıyoruz. Kur’an’a göre akleden kalbe sahip olmak için, tarih üzerinde tezekkür etmek gerekir. Gelecek üzerinde düşünmeyi ise hiç yapmıyoruz. Tedebbürümüzün olmadığı ise tedbir almadığımızdan, tedbirsizliğimizden belli. Hatta bazen Kur’an’ın sünnetullah dediği ilâhî yasaları bırakıp ahir zaman edebiyatı ile âlemin sonunu ilân ediyoruz. Başkaları tarihin sonunu ilân ediyor, biz âlemin sonunu ilan ediyoruz. Oysa âlemin sonunu ilan edenlerin bir istikbali olmaz. Bütün bunlar çoğunlukla akıl nimetinden koparak ezber konuştuğumuzu gösteriyor.’’ ( Dindarlığımız Gösterişin Kurbanı Oldu, Gerçek Hayat, Kasım 2018) 

 

Bugünle Asr-ı Saadet arasında çok uzun bir zaman dilimi ve bu zaman diliminde ortaya konulmuş önemli bir tecrübi birikim var. Genellikle İslami yapılar, bu tecrübeyi, “Kur’an ve Sünnet merkezli olma”, “Kur’an’ın rehberliğine başvurma”, “nebevi hareket” “selef-i salihin yolunu sürdürme” gibi söylemlerden dolayı önemli ölçüde yok saymaktadırlar. Bu yaklaşımın olduğu çevrelerde genel olarak görülen bir tavır da kelam, tasavvuf ve felsefe gibi ilimlerin toptan reddidir. Onlara göre “Selef” bunlarla uğraşmamıştır. Bu alanlara giren İslam geleneği fena halde özden sapmıştır. Felsefe kafa karıştıran bir icat, kelam tehlikeli, tasavvuf bidat üreten bir uydurmadır. Bu tavrın bir sonucu olarak böyle bir yaklaşıma sahip olan çevreler gelenekten uzaklaştığı için geleneğin ilmi birikiminden ve tecrübesinden de uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşma kaçınılmaz bir sığlaşma ile neticelenir. Din ile alakalı konuşmaların modern dönemde bu kadar sığlaşmasında bu yaklaşımın önemli bir etkisi bulunmaktadır. 

 

Bu noktada şu soru da sorulabilir: “Asr-ı Saadet tek örnek hayat modeli midir, yoksa bir örneklendirme midir?”  

Yani Asr-ı Saadet’i her devir Müslümanları için bire bir uygulanması gereken örnek bir hayat olarak ve hedefteki bir toplum modeli olarak mı görülmelidir? Yoksa onu, ‘İslam esaslarının, İslam’ın hayata dair adalet temelli temel ahlak normlarının hayatın ve tarihin akışı içerisindeki bir örnekliği’ olarak görüp, bundan maksadın da ‘mümkünler arasından en güzel örneğin sunulması ve bundan hasıla çıkarıldığı zaman onun gelecek yeni nesillere de rehberlik etmesi’ olduğu şeklinde bir anlayışla mı ele alınmalıdır? 

 

Tarihsel birikime sırt çevirerek -yok sayarak- İslam’ı anlama çabası geçmişte yaşanmış problemlerin tekrar tekrar yaşanmasına neden olmaktadır. Hâlbuki Kur’an, yaşanılan her mesele ile ilgili hazır çözümler vermez, sadece insani bütün durumlar için daima geçerli olan evrensel tespitlerde bulunur. Detaylı çözümle(mele)ri ise insana bırakır. Kendisinden yardım isteyenlerin hedefe varabilmeleri için sadece koordinatları verir, bu koordinatlardan hareket ederek hedefe ulaşma işini ise insanlara bırakır. Elbette tarih tek başına referans değildir. Lakin ,hafızasızlık, geçmişle bugün arasında yaşanan kopukluk bir yapılanma için yıkım derecesinde bir felakettir. Geleneği olmayan hiçbir yapı ya da düşünce sistemi sahici-kalıcı eserler ortaya koyamaz. Geçmişe takılan her yapı ya da düşünce de içe doğru kıvrıklaşır. Ne kadar zengin olursa olsun farklı ufuklara, denizlere açılamayan yapılar durağan sular gibi olur, kokuşması kaçınılmazdır. 

 

Sağlıklı bir İslami anlayış; geçmiş dönemlerde nelerin yaşandığını bilmekle birlikte bu dönemler arasında sağlıklı bir geçişi yapmış, insani tecrübeyi doğru bir şekilde kendi zamanına taşımış olan bir pratiğe sahip olmalıdır. Çünkü geçmişi anlayabildiğiniz ölçüde geleceği tasarlayabilirsiniz. Gelecek bugünden ve geçmişten bağımsız değildir. Teklif edilen şey, tarihî sürekliliğin sağlanmasıdır; geçmişi, şimdisi ve yarını olan, bir arayışın, bir akışın, bir inşanın sağlanmasıdır. Tıpkı bir ağacın kökleri ve dalları gibi; geçmişe ve geleceğe doğru çift yönlü, dinamik bir yapı olarak inşa edilmesidir .Tarih boyunca üretilmiş olan bu tecrübe ve mirasın dönemler ve kuşaklar arasında tevarüs ettirilmemesi, ciddi bir enerji ve zaman kaybına neden olduğu gibi sorunların da devam etmesine neden olmaktadır. Cumhuriyet döneminde bilinçli bir şekilde uygulanan geçmişle bağların koparılması politikasının olumsuz tesirleri gün gibi ortadadır.  

 

 

 “Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.” (Bertolt Brecht) 

 

Lakin bugüne dair en büyük hastalıklardan biri de; Geçmişi Kutsama-Geçmişte Yaşama/Özgüvensizlik  problemidir. 

 

İslami yapıların ve Müslüman toplumların önemli bir kısmı, “bugün”den kopuk ve bir gelecek tasavvurundan yoksundur. Bugünleri ve gelecekleri adeta geçmişin tasallutu altındadır. Geçmiş, bir kara delik gibi bugüne ve geleceğe dair ne varsa her şeyi ele geçirmiş gibidir. Fiziksel olarak bu çağda olsalar da zihinleri ve birikimleri tarihin belli bir döneminde veya coğrafyasında dondurulmuş gibidir. Bugünü 'mecburiyet', geçmişi 'ideal', geleceği ise 'felaket' gören yaklaşımlar oldukça yaygındır. Bunlar için geçmişin mezar taşları bile bugünün canlarından daha kıymetlidir. 

 

Bu tarz bir tutumun olduğu yapılarda olan durum, geçmişin belli dönemlerinin ve geçmiş kimi şahsiyetlerin yüceltilmesinden ibarettir. İyi olan şeyler hep geçmiştedir. İslam adına gündem edilen şeyler ise bugün karşılığı olmayan şeylerin nostaljisidir. Gerçek bir geçmiş yerine, hayaller üzerinden şekillenmiş efsanevi bir geçmiş söz konusudur. Maziyi, kimi siyasi olaylardan ibaret yekpare bir yapıymış gibi görme zaafı, Müslümanları tarihlerini destanlaştırma gibi yanlış bir yola sürüklemektedir. 

 

Bu hayali geçmişle kıyas yaparak kendilerini ve çevrelerindekileri hor, hakir ve işe yaramayan kişiler olarak gören anlayışın bugünle ve yaşanan dünyayla bir ilgileri bulunmamaktadır. Bunlar, gözlerinin önünde gerçekleşen büyük değişmeleri dahi görmezler. Yaşananlar onları ilgilendirmez zaten. Bugünü, dünyayı, olup biteni önemsemeleri, bunlara dair fikir geliştirmeleri veya aksiyonda bulunmaları mümkün değildir. Onlara göre bu türden işler, işi gücü olmayan “entel-dantel” insanların işidir. Böyle işlerle uğraşmak ‘boş iş’tir. 

  

Müslüman ulema ve dini hareketlerin kahır bir ekseriyeti İslami düşünceyi, yaşadıkları zamanın dışında konumlandırdığı için İslami bilgi ve birikimi güncelleyememektedir. Bugüne dair bir varlık ortaya koyamamaktadır. Bu nedenle İslami yapılar ve ulema sürekli olarak geçmişe sığınma ihtiyacı duymaktadır. Ulemanın çağdaş dönemde İslami hareketler içerisindeki rolünün son derece cılız olması, daha çok onların bu çağda yaşayıp, bu çağın meseleleriyle yüzleşen entelektüeller olmayı önemsemeksizin, “geviş getiren akıl” ile yetinmeyi tercih etmeleridir.  

 

Bugün ulema önemli ölçüde gelinen durumu ve değişim gerçeğini göremediği için çağdışı, dolayısıyla devre dışı kalmıştır. Aslına bakılırsa ulema tabir edilen kimi kimseler, Arapça bilgisine dayanarak, Ortaçağ’da üretilmiş İslami bilgiyi nakletmek ve bu bilgiyi “tüketmek” dışında bir rol oynamamıştır. Kısacası ulema “içtihad-tecdid” kavramlarına sırt çevirmiş “taklit” ile yetinmiştir. Zamanın, tarihin, mekânın, düşüncenin, fıkhın dondurulması, zamana, mekâna, tarihe, düşünceye ve içtihada yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. 

Hz peygamberin(S.A.V)“Benim ümmetim bir yağmur gibidir. Başı mı hayırlıdır sonu mu, bilinmez.” Sözüne rağmen; Tarihin sadece bir diliminde takılıp kalmış Müslümanlara göre, sahabe gökteki yıldızlardır ve onlara ulaşmak da mümkün değildir. Sonrakiler, ondan sonrakiler de öyledir. Kendileri ise onların ayaklarının tozu bile olamayacak kadar değersiz varlıklardır. 

Allah aşkına söyler misiniz?Böyle bir zihnin insanlığa bir şey verebilmesi mümkün müdür? 

Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların yaptıkları kendilerine, bugün yapılanlar ise bugünküleredir. Onların yaptıklarıyla başka birilerinin yücelmesi veya suçlu olması mümkün değildir. Hiçbir şey zamandan ve mekândan bağımsız değerlendirilmemelidir. Onların olumlu veya olumsuz anlamda yaptıklarına kutsallık ya da model olma boyutuyla değil tecrübe ve birikim olarak bakılabilmeli, geçmişin detaylarına takılıp kalınmamalıdır. Tüm insanlık geçmişine, daha özelde Müslümanların geçmişine bu gözle bakılabilmelidir. Unutmayalım ki;"Eski gelenek ve uygulamaları körü körüne takip etmek, ölülerin diri olduğu anlamına değil, dirilerin ölü olduğu anlamına gelir." (İbn Haldun) 

Geçmiş yüzyıllarda yaşanan sorunlar ve hadiseler o günün koşulları içerisinde ele alınıp değerlendirilmişken, bu yorumları olduğu gibi bugüne taşımaya çalışmak İslam’ın ruhunu anlamamaktır. Hâlbuki olaylar, şartlar ve telakkiler zaman içerisinde değişir; bu değişime bağlı olarak getirilecek çözümler de değişir. Bu yaklaşım ve çözümlerin hiçbirinin zaman ve mekândan soyutlanarak mutlaklaştırılmaması gerekir. 

Din, yüzeysel kaldığında, klişe ve kalıplara mahkûm hale getirildiğinde, tarihsel tecrübeler kutsallaştırıldığında İslam, akla, hikmete, hukuka ve ahlaka dayalı bir zihniyet ve insani hidayet yolu olmaktan çıkar. Farklı tarihsel dönemlerde yaşanılan uygulamalar ve fikirler, din diye günümüze taşınır, İslam ve insan arasındaki doğru ilişki kopar ve insan İslam’a yabancılaşmaya başlar.Bu ifadeler kişileri geçmişe karşı saygısız, ilgisiz, küstah hâle getirmemelidir. Elbette sevgi, hürmet olmalı, fakat o birikimlerden istifade edebilecek bir yaklaşım da olmalıdır. Böyle bakıldığı taktirde geçmiş, bir masal ve menkıbe olmaktan çıkacak, bugünün insanlarının yolunu aydınlatan önemli bir kılavuz olacaktır. Yorumu mutlaklaştıran, eleştiriye kapalı, tarihsel bir problemi kalıp yargılarla bugünün temel meselesi haline getiren pek çok yapı maalesef insanı yabancılaştırmakta ve onda değersizlik hissi oluşturmaktadır. Bu sorunun aşılabilmesi için öncelikle dini kurum ve yapıların kendilerini yenilemeleri, kişiyi, İslam’ın hayat veren ve özgürleştiren dünyasıyla buluşturacak ortamlara dönüşmeleri bir zorunluluktur… 

 
Selametle Kalın 

Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim,Zevki Selim.
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Paragraf Soru Bankası
Askıda Meal

MD DİJİTAL