Peygamber ve Düşünür

Herkes eskir, hepimiz eskimeye yazgılıyız. Eskimek ayıp ya da kayıp değil ama eskidiğini kabul etmemekte, zamanın açtığı yaralara karşı sahte bir kahramanlık türetmekte hem ayıp hem de kayıp var.

12 Kasım 2020 18:03
A
a

                                                        Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

Sakarya Türküsü/ NECİP FAZIL

 

Merhum üstad Necip Fazıl ‘’hor görülmüş,öksüz bırakılmış büyük İslam Davasına Gençiğe Hitabesi’inde ‘’ kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım! " cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...’’manifastosu ile  İslam davasının şair ve düşünürlerin önderliğinde gençlerin sırtına yüklendiğinin gerçek bir durum tespiti olduğunu ortaya koyar…

 

‘’Cumhuriyet sonrası İslami düşünceye ve harekete etki eden/yön veren ulema ve İlahiyatçı neredeyse yok gibidir’’ desem fazla iddialı bir görüş olur mu bilmem.Elbetteki zor şartlarda bulunduğu bölge itibariyle çok önemli çalışmalar yapan ulema ve ilahiyatçılar vardır ama bu topyekün bir öncülük haline gelememiştir.(Tarikat yapılanmalarını hariç tutuyorum).Bu yönüyle İslami hareket M.Akif Ersoy’la başlayan,Necip Fazıl,Nuri Pakdil,Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi şairlerin öncülüğü ile temsil edilmiştir.Aslına bakarsanız Yunus Emre,Mevlana,Süleyman Çelebi( “Vesiletü'n- Necat”- kurtuluş vesilesi adıyla kaleme aldığı eser yüzyıllardan bu yana büyük ilgi görür) gibi ozan,şair ve dervişlerin İslam kültür birikiminde(ki mevlid bugün hala özellikle taziyelerde ve düğünlerde ibadet niyetiyle söylenmekte)çok önemli bir yer tutmaktadır. .(İslamın sunum şekli şiirsel lezzette,naif ve üst düzey bir dil ile sunulsa elbette çok şık olurdu.Lakin bütünüyle 'Şairsel" bir dava beraberinde bir kısım yetersizlikler barındırıyor)

 

Hal böyle olunca;Toplumun bir düşünceden beklediği pratik yarar, şairane söylem ve coşkucu hitabetin yaygınlaşmasını sağlamış derinlemesine yapılması gereken okumaların ve düşünmelerin yerini daha sloganik/hamasi,yüzeysel ve duygu eksenli bir dini anlayış şeklini almıştır.

 

Dönemsel olarak bakıldığında İslami hareketin; Türkiye’deki laik kültür politikalarının, eğitim sisteminin ve reel politik vasatın engellerine ve sınırlamalarına rağmen, bu saydığımız isimlerin her birinin, şair/edebiyatçı kimliklerinin getirdiği birikimden azamî surette faydalandığını söyleyebiliriz.

 

Necip Fazıl, 50’lili yılların başından 60’ların sonuna kadar dinsel düşüncenin kamusal temsili görevini (neredeyse yalnız başına ) dergi, kitap ve konferans gibi modern iletişim araçları ve pratiklerini kullanarak yerine getirmiş;Sezai Karakoç, Büyük Doğu idealinin popülizminden uzaklaşarak daha rafine bir medeniyet ve diriliş projesinin sözcülüğünü üstlenmiş; Nuri Pakdil, bir taraftan modern, kentli bir edebiyat ve bireyin savunusuna yönelmiş, diğer taraftan antikapitalist bir direncin, gündelik hayattaki ve edebiyattaki fenomenleri üzerine yoğunlaşmış; İsmet Özel, şehirleşen, artık sadece İmam-Hatip ve İlahiyat çıkışlı insanların değil, farklı pedagojik arkaplana sahip, bilgilenim kaynakları zenginleşmiş, daha evrensel ve İslâm’ın bir seçenek olarak konumlanabileceğini düşünen genç kuşaklar için İslâmcılığın, temel kavramlarını (teknik, medeniyet, devlet, bilim vs.) tartışmaya açan, kışkırtıcı, uzlaşımsal olmayan bir özgül duruşu sergilemiştir.

 

Bununla beraber bu entelektüel figürlerin(şair ve düşünürlerin) giderek neredeyse bir aziz (ermiş) statüsüne yükseltilmeleri düşüncenin dünya karşısındaki kırılganlığında yatan eleştirelliği neredeyse sıfırlamış,  buna karşılık giderek kendilerini  emniyette hissettikleri alanın daralması nedeniyle hem düşünsel hem de şiirsel güçlerini kaybetmiş, bu kayba karşın ya varsaydıkları ya da kendilerine zaten bahşedilmiş dokunulmazlıklarıyla daha da agresifleşen bir düşünsel tona yönelmişlerdir.

 

Örneğin;Şu satırlar merhum Nuri Pakdil üstadımız hakkında yazılmıştır: “Çelik Adam’ın geçmişe ve geleceğe ilişkin bütün değerlendirmeleri, umutları ve korkuları, düşünsel, kültürel, sanatsal kurguları, sonuna dek sadık kaldığı, hiçbir koşulda ve yarar umma mantığı düşüncesiyle değiştirmediği ilkeleri, inandığı ve doğru bildiği konusunda ödünsüzlüğü, çizgisindeki ısrarı, buna karşın adeta bütün bir dünyayı elinin tersiyle itercesine vazgeçmişliği, hiç kimsenin önemsemediği ayrıntılarda bütün insanlığın geleceğinin imarını görmesi, kaybedilenin de kazanılanın da imanî ve insanî duyarlıklarımızla, bu duyarlığın sonuna kadar korunmasıyla doğru orantılı olduğuna dair bilinci… Artık onun varlığı haline gelen ateşi, en yakınındakini yakıp kül ederken, yüzünü görmediği bir insanın uğradığı zulümden ve yeryüzünün tümünde olup bitenlerden kendisini sorumlu görür; bu acıyla da kendisi yanar.”

 

Burada bir kalem erbabını anlatmaktan daha fazla bir şey var. Neredeyse yarı peygamberane(ermişlik), mitik, benzersiz bir ‘’kişiliğin’’ tasviriyle karşı karşıyayız.

 

Burada şu soruyu sormak gerekecek; ermişane yönelimin düşünsel olandaki belirleyiciliğinde, kişisel tercihler mi daha büyük rol oynamaktadır yahut topluluğun bu istikametteki beklentileri mi baskın hâle gelmektedir? Kamusal temsilin dar imkânları nedeniyle içrekleşen bir dilin, eleştiri kurumunun eksiklerinin (yokluğunun da diyebiliriz) ve dinsel düşüncedeki alımlama sorunsalının taşıdığı gerilimin (sözgelimi, “söz” ya da “metin” kendisinden daha başka ve herhangi bir dolayımdan bağımsız bir “giz” taşıyor olabilir; dolayısıyla sözün ya da metnin sahibi, olağanüstü niteliklere sahip addedilmelidir), “tutumu” öne çıkaran bir “bireysel kapris”i yüreklendirdiğini düşünüyorum.

 

Bunun sadece kişiye özel atfedilemeyeceğini, bu “patolojinin/hastalıklı hal” İslâmcı düşüncenin bütününde yürürlükte olduğunu  belirtmeliyiz. Oysa, Pakdil’in, yaratmaya çok emek ve mücadele verdiği, oluştuğunda da en başta kendisini boğan o imgeden kurtulup bir çocuk haylazlığıyla yaşamaya başladığında hiç de öyle olmadığını görecektik. Necip Fazıl’ın, Karakoç’un, Pakdil’in, Özel’in her birinin kendisine özel, neredeyse resmiyet kazanmış imgelerinin, düşüncelerine, sanatlarına ve belki de kişiliklerine bir katkısının olmadığını, tam tersine bu imgenin kurumsallaşmasının düşünsel ve sanatsal bir regresyona(geriye dönüş) yol açtığını söylemek zorundayız. 

 

Söylemin düşüncenin, jestin eylemin, çenebazlığın sanatın yerini aldığı bir çaresizlik vadisinde, sonraları pek de önemsemedikleri şair/sanatçı kimliklerinden başka onları öne çıkaracak bir şeylerinin kalmaması da acıdır.

 

Herkes eskir, hepimiz eskimeye yazgılıyız. Eskimek ayıp ya da kayıp değil ama eskidiğini kabul etmemekte, zamanın açtığı yaralara karşı sahte bir kahramanlık türetmekte hem ayıp hem de kayıp var.

 

Şairler ve düşünürler kendilerine yönelik ilgininin mahiyetini sorgusuz kabul ettiklerinde, kamusal aydınlanmanın önü baştan tıkanır. 

 

Sadece bu dört isimle sınırlı olmamak üzere, çoğaltılabilecek örneklerin “savrulmalarının” şiirle ve şairlikleriyle bir ilgileri yoktur; tam tersine, şiirden ve şair kimliklerinden vazgeçmeye başladıklarında, bu özelliklerini bir hâtıra olarak taşımaya karar verdiklerinde, görüneni kurtarmak üzere şair olmanın bağışlatıcı sözde-bireyciliğine gönül verdiklerinde eskimeye yüz tutmuşlardır

Bir kere daha vurgulamak gerekirse, bu yazıya konu olan insanların farklılıkları şair olmalarından, sanatlarından gelen bir özgünlüğe sahipti. Onlara mücadele gücü veren şey sanatlarıydı, bu sanata bağlı kaldıklarından ve başka şeyleri azımsadıklarından değil, sanatlarında vaadettiklerinden vazgeçtikleri için kendilerinin bile gerisine düştüler. İslamcı düşünce için yapıp ettiklerinin pozitifi, kendi sanatlarına sahip çıkmaya devam ettiklerinde aktif hâle gelmişti. Öncüllerinin olmamasına rağmen, her birinin şahsi emekleriyle kazandıkları yer bu gözlemi doğrular.

 

Ancak daha vahim olanı, maalesef, bir ardıllarının olmaması: bir kişiden değil, devam eden bir düşünceden, bir bakıştan söz ediyorum. Ne düşüncelerini ne sanatlarını devredebilecekleri bir birikim var. Kendilerine benzeyen bir sürü insan ürettiler ama bu insanların hiç birisi ortadaki mirası sürdürebilecek niteliklere sahip olmadığından, şarkılarını söyleyecek kimse kalmadı ve olmayacak gibi de. Büyük bir enerji ve çaba gerektiği ortada olan külliyatları okunmayacak. Hâlen gösterilen saygının, görmezlikten gelmenin en iki yüzlü yolu olduğunu vurgulamak gerekir.

 

 Şairler ve düşünürler ermiş olmak zorunda değiller; olsalar bile, onları artık şair ve düşünür sayamayız.

 

İnsanların doğrularına ve bir o kadar da yanlışlarına değer verdiğimizde, bu ikilemi aşma yönünde bir adım atmış olacağız İnsaallah…

 

Selametle kalın.

Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim,Zevki Selim

 

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Paragraf Soru Bankası