PSİKOPATİ ÇAĞINDA SANAL’’ADAMLAR’’ YA DA ADAM SANILANLAR

Türkiye’nin geç yakaladığı ancak tadını çıkara çıkara bir türlü doyamadığı kapitalist tüketim kültürünün tek kıble olarak alındığı bir ortamda ciddi bir fikir birikimine kimsenin ihtiyaç hissetmemesidir. Mesele “imaj”dır,

29 Ekim 2020 13:57
A
a

 

1980’ler yalnızca bizde değil tüm dünyada -geri dönüşümsüz- köklü toplumsal değişimlerin yaşandığı, hayatın kirletildiği yıllardı. Darbeli yıllarda silah zoruyla geçildi ‘yükselen değerler’ sunumlu ‘cilalı imaj devri’ne. Geçmişin tüm değerleri, erdemleri küçümsendi, itibarsızlaştırıldı. Bireycilik, bencillik, yükselme hırsı ve tabii ki lüks tüketim kışkırtıldı, özendirildi, kutsandı. Cilalı imaj devri’nden ‘psikopati çağı’na(Psikopati; çekici, manipülatif, duygusal yönden acımasız ve suç işleme potansiyeline sahip kişilik yapıları) geçişin yollarına altın varaklı taşlar döşendi.

Psikolojik savaş masalarında yazılan bireysel yükseliş hikayeleri, ‘kitlesel imha aracı’na dönüştürülen medya üzerinden pazarlandı. Omurgasızlaştırılan birey için artık her yol mübahtı. Tüketim toplumunun araçları da bu dönüşüme hizmet etmekteydi. Kredilerle, banka kartlarıyla, medyanın, özellikle de televizyonun ‘beyin yıkama’ programlarıyla kuşatılan, sıkıştırılan birey için kaybedecek bir şey kalmamıştı. Bunlara bir de sistemin bilinçli olarak dayattığı “derin cehalet” eklendiğinde, istenilen toplum mühendisliği başarıyla tamamlanmış olmaktaydı. Dostluk, dayanışma, sevgi duyguları yok edilmişti. Sonrasında düş ve gerçek, kurgu ve gerçek, hayat ve şov birbirine karıştı.

Çok uzak değil yakın bir zaman önceydi; hepimizin gözü önünde yaşandı her şey. Birlikte izledik, izlendik, gördük. BBG evinden, Gelinim Olur musun?’a, Popstar’dan Dokun Bana’ya, Kim Milyoner Olmak İster’e kadar onlarca yarışma, onlarca yarışmacı girdi hayatımıza; darbeli eylülist yıllarda; Özal’dan Erdoğan’a neoliberal iktidarların yarattığı yıkım günlerinde.

O insanların, o hayatların kağıt mendil gibi kullanılıp atıldığını gördük. Bugün kimsenin umurunda olmayan, adları hatırlanmayan, bugün ne yaptıkları, ne yaşadıkları (yaşayıp yaşamadıkları) merak da edilmeyen -gelininden kaynanasına, pop starına- insanları tanıdık o programlarda; dramlarına, trajedilerine tanıklık ettik.

Yoksul halk yığınları sorunlarına, kendi hayatlarına, aydınlar da kendilerine ve toplumlarına yabancılaştırılmıştır artık. Tüketim ve show toplumunun ‘iyi tüketicileri’ olanlar makbul insana dönüştürülüp cilalanırken bir duruşu, kimliği ve kişiliği olan, direnen birey ise sistem tarafından kuşatıldı, dışlandı.

Şov başlamıştır bir kez. “Ne olursa olsun gösteri devam etmeli.” Hayata dair her şey seyirlik bir şova dönüştükçe, duyarlılıklar, tepkisellikler (tepkiler) de gücünü yitirdi ve geldik bugünlere.

Şov devam ediyor… Yeni medyanın, göz önünde olup bitenlerin en gerçek dışı şeylerden bile daha merak uyandırıcı olduğu bir algılama karanlığı yaratıyor. Medya gösterisi(şovları) üzerinden şekillendirilen genel bir yaşam.

Gösterinin nerede başlayıp sonlanıyor,göstermeden de filmi çekilebilir mi hayatın?”

Sahnelemeden de filmi çekilebilir hayatın kuşkusuz, çekenler var, hep oldu, hem geçmişte hem de bugün. Nihayetinde sahneleme başka, gösterme başka şey. Aradaki farkı iyi koymak gerek. Buradaki sorun, gösterinin, daha ziyade duyarlığı, tepkisel ve eleştirel tavır ve davranışları ve dahası, vicdan tembelliğini kışkırtması asıl. Vicdanların ve zihinlerin ‘seyirlik cümbüşler’e odaklı konumlanışının, yaşanan kimi haksızlık, yanlılık ve yanlışlıklara karşı ölümcül bir kayıtsızlığı getirmesi beraberinde.

Peki ama bu sözünü ettiğimiz ‘’gösteri’’ ne?

Gösteri;bütün bir hayatın görüntüsel örgütlenişi,kişinin arzuları ve yeteneklerinin onaylanması…

Metalaşmış hayatın,hazırcı dünyası,kendi kişilik ve hakikatine yabancılaşmış toplumuntarihsel anına tanıklık eden imaj ve şov dünyası…TRUMAN SHOW

Truman Burbank, kartpostalları aratmayacak güzellikte bir adada yaşamaktadır. Bir işi, evi ve çok sevdiği karısı vardır. Ancak Truman dışında herkes bunun bir oyun olduğunu bilir. Truman’ın yaşamı gerçek sandığı bu stüdyolarda tam otuz yıldır, aralıksız olarak ve reklam vermeden 24 saat boyunca canlı olarak televizyonda yayımlanmaktadır.

Truman’ın annesi, babası ve eşi kısacası tüm ailesi de sahtedir. Bir gün sudan korkutulmaya çalıştırılmak için, kayıkta babasının denizin dibinde boğulma sahnesi yaratılmıştır. Truman, bunların farkında değildir: anlamaz, şüphelenmez. Ta ki öldüğünü sandığı babasını görene dek. Truman 30 yaşına girdiği bölümde dizinin yönetmenine direnir ve sonunda gerçek dünyaya ulaşır.

1980’li yıllara geldiğimizde kurgu ve yazın dünyasının değil gerçeğin de ‘1984’üne gelmiştik: o katı, geri dönüşsüz, acımasız gerçekliğin. Yalnız küresel ‘Büyük Abi’nin değil, yerli-yabancı, ulusal-uluslararası bütün Büyük Abi’lerin, çıkar gruplarının koca kulağa dönüştüğü herkesin dinlendiği, herkesin dinlediği zamanlara gelmiştik. Üstelik ‘İzlemek’ yalnızca dinlemekle sınırlı kalmıyor, ‘Dolu dolu yaşanıyor’, gözleniyor, gözetleniyorduk da. Hayat Truman Show gibi yaşanıyordu; artık ‘show’ başlamıştı.

Yaşananlar bir yanılsama mıdır? Kurgu ya da gerçek nerede başlıyor, nerede bitiyor; kurgu nedir, gerçek nedir? Ayırt etmek güçtür. Hayat “Reality (gerçeklik) Show’a dönüşmüş ya da reality şovlar hayatın kendisi olmuş gibidir. Kolay benimsenmiştir reality (gerçeklik) show, ‘sanal gerçeklik’ gibi kavramlar. ‘One man show’lar da sürecin olmazsa olmazı, tamamlayıcısıdır. Her dönem kendi yıldızlarını yaratır sonuçta. Yenidünya düzeninin yükselen değerlerinin de gazetecisinden akademisyenine, şov dünyasından siyasilere, toplum mühendislerine şovmenleri, starları yaratıldı.

Değerler, erdemler değişmiş ‘hırsızlık’, arsızlık, soytarılık baş tacı edilir olmuştur bir kez. ’60’lı, 70’li yılların naifliği gitmiş, yerini yeni “yükselen değerler”in yaldızlı çirkinliği almıştır. Anılarımızı ve geçmişteki değerlerimizi de rant ‘malzemesi’ olarak değerlendirebilirdik.

Hayatların anlatıldığı, reyting avcısı programlarda bile ne yazık ki böyle yaşandı bu. Kimi kimle kavga ettirirsem, kimin ağzından diğeri için laf alabilirsem reytingim artar düşüncesiyle tuzak sorular sormayı, sömürmeyi, ağlatmayı ‘pazardaki saygınlığını’ artırmak ve banka hesabını şişirmek için ‘başarı’ sayanları gördük.

‘Emir-komuta zinciri’ acımasızlığında yenilgilerin, ihanetin ve yozlaşmanın ışık hızıyla yaşandığı yıllarda ruhunu, düşlerini, ütopyalarını satışa çıkarıp paraya, ranta dönüştürenler köşeleri tutmuş, her şey hızla kirlenmişti.

Devir öyle bir devir; Günün sonunda sosyal medya hesabından yazdığın afili bir cümle ya da spor salonunda verdiğin fit/havalı görüntüyle akılda kalıyorsun.
Devir öyle bir devir: İmajını kendin oluşturup fenomen olma devri. Ne kadar takipçi ya da like’ın olursa o kadar varsın, o kadar sahnedesin, o kadar konuşulursun. Bu yüzden herkes birer star ve bu uğurda “günde en az üç post” yayınlamakla mükellef ‘’sosyal medya memuru’’.

Devir öyle bir devir; Kentli yoksulununda da zengininin de ortak fetişi akıllı telefonlar. iPhone’un yeni modelini herkesten evvel Amerika’dan alabilmek havalı bir şey artık

Turgut Özal ve onun yarattığı “Bi ingilizce bi bilgisayar, bu devirde başka türlü yırtamazsın” eğiliminden
bahsedilir.

Bu şekilde yükselen, yükselmeye çalışan beyaz
yakalılardan da.

O dönem “bi ingilizce, bi bilgisayar” bilmekmiş yükselmenin/yırtmanın kodları.

Şimdi ise başka: Günümüz beyaz yakalıları için etiket her şeyden önemli.

Misal 1: Ankastre mutfaklı bir oda bir salon gıcır rezidansında sabah erkenden uyanıp personel trainer’la spor yapmak.

Misal-2: Akşam yemeğinde yurtdışından gelen yabancı ortağa şarap konusundaki engin bilgilerini aktarmak...

İşin kadın versiyonunda ise durumlar karışıyor: Mutlaka ama mutlaka kendine iyi bakmak ve ucundan bir yerinden estetik operasyon işlerine bulaşmak...

Evlere “yaşanamayan aşk” servisi yapılır...

Can Kozanoğlu 80’li yıllarda yazdığı ‘’Cilalı İmaj Devri’’kitabında Sezen Aksu’nun o yıllarda temsil ettiklerini bu başlıkla yazmıştı.

Şimdi ise evlere yaşanamayan aşk servisi yapan birine ihtiyaç yok.

Çünkü aşk denen şey zaten elimizde avucumuzda, yani telefonumuzda. “Şöyle birinden bahsettiler, Instagram’ına baktım, hiç beğenmedim” deyip burun kıvırıyoruz mesela.

Aslında aşk değil, statü arkadaşı arıyoruz.

Bir de hızlı yaşıyoruz, hüzne/aşk acısına hiç vakit yok. Hüzün, trafikte saatlerce kalmak gibi bir şey, çok sıkıcı algılanıyor.

Bu nedenle Sezen Aksu’nunki gibi hüzünlü aşk şarkıları yok.
 

1980’li yıllarda başlayan bu durum bugün halen devam etmektedir. Siyasî ortam ne olursa olsun, bireyler artık “light” veya “ultra light” bir düşünüş ve yaşam peşinde. Günlük ilaçlarını almış gibi birkaç köşe yazarının gündemle ilgili yorum/tahlillerini okuyan vasat okur o günlük entellektüel gıdasını alıp memnun bir şekilde işine gitmekte, iş arkadaşlarıyla birlikte öğle yemeğini yediği “pub” veya “restorant”larda veya akşam davet edildiği toplantılarda ayak üstü konuşacağı ve bilge tahlillerde bulunacağı konuşmalar için gerekli entellektüel hammaddesini depolamış olmaktadır.
 

Mesele Türkiye’nin geç yakaladığı ancak tadını çıkara çıkara bir türlü doyamadığı kapitalist tüketim kültürünün tek kıble olarak alındığı bir ortamda ciddi bir fikir birikimine kimsenin ihtiyaç hissetmemesidir. Mesele “imaj”dır, mesele TÜGİAD, TÜSİAD, MÜSİAD, işadamları ve teknokratlar çağında, salt işadamlığı ve teknokratlığın artık soluk bir imaj vermeye başladığı bir ortamda “fikir adamı” gibi görünmektir.İstisnalar hariç, vasatı temsil eden kişilerin fikir jimnastiğine ve tahlile ihtiyaçları yok, vakitleri yok, “aydın” işadamlarının ve üst düzey siyasetçilerinin “personal assistant”larının hazırlayacakları birkaç sayfalık bir yazının bir-iki paragraflık özeti, birkaç yüz sayfalık bir kitabın da birkaç sayfalık özeti o akşam ki kokteyl partide veya TV açık oturumunda bu bilge kişilerin konuşma dağarcıkları için yeter de artar bile...

Genç üniversiteliler için de para yönetimi, finansman, bankacılık, işletmecilik gibi “gözde” mesleklerin geçerli olduğu “2000’li yıllara doğru gelişen Türkiyesi”nde siyasal bilgiler, tarih, sosyoloji gibi bilim dalları üniversiteli gençleri cezbetmemekte, herkes en kestirme yoldan “başarı”ya, yani paraya ulaşmayı hayal etmektedir. Ortam böyle olunca kişi ne kadar çırpınsa nafile ve beyhudedir, “tüketici” düşünmek istememekte, “bugün”ü yaşamak istemekte, keyif alma ve güzel görünme peşindedir.

Selametle kalın.

Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim Zevki Selim

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Paragraf Soru Bankası