Seyyid Ebu'l Â'lâ Mevdûdî'ye Atılan İftiralara Cevap -1-

Şeyh Ebu’l Hasan Nedevî diyor ki: “Müslüman genç nesli Mevdûdî gibi etkileyen bir kişi daha tanımıyorum. Davetini ilmi esaslar üzerine kurmuştu. Siyasi davaların, sömürgeciliğin üzerine kurulduğu esaslardan çok daha sağlam çok daha metindi. Yazıları ve araştırmaları batı medeniyetinin tabiatını tanımaya yönelikti. Hayat felsefesi ve yorumu ilmi idi.

20 Mayıs 2020 23:08
A
a

İslam dünyasında tefsir alanında önemli bir yere sahip olan, yüzyılımızın adını duyuran seslerinden biri olan Mevdûdî,  Kuran’a dair okumalarda bulunanların daima dikkatini çekmektedir. Mevdûdî kendine has bir sistem ve üslupla pek çok âlimin üzerinde durmakta zorlandığı konuları açık yüreklilikle dile getirmiş ve bu konuda da yaşadığı coğrafyada bedeller ödemek durumunda kalmıştır. Ama kendisi ne pahasına olursa olsun Kur'an ve sünnet merkezli fikirlerini eserlerinde savunmaktan kaçınmamıştır.
   
20. asrın büyük dava ve ilim adamlarından olan Mevdûdî, 3 Recep 1321 (25 Eylül 1903)’de Hindistan’ın Haydarâbâd eyaletine bağlı Evrengâbâd kasabasında doğdu. Babası Delhi’nin saygın eşrâfından avukat Seyyid Ahmed Hasan ( 1855-1920)’dır. Annesi Rukiye Begüm ise Orta Asya’dan Hindistan’a göç eden Türk asıllı bir ailenin kızıdır.
     
Kendisine, dedesi Ebu’l-A’lâ’nın adı verildi. Hz. Hüseyin’in soyundan geldiği için Seyyid Ebû’l-A’lâ olarak anıldı. Mevdûdî, Seyyid Ahmed Hasan’ın beş çocuğundan en küçüğü ve ikinci evliliğinden olan ikinci oğlu olarak dünyaya geldi. Mevdûdî, dînî atmosferin yoğun olduğu bir evde doğdu. Dindar olan anne-babası Seyyid’in yetişmesi, dînî terbiyesi, ders ve eğitimi için büyük özen gösterdiler. İlköğrenimine avukat olan babası Seyyid Ahmed Hasan’dan Farsça, Urduca, Arapça, mantık, fıkıh ve hadis ilimleri alarak başladı. İlk düzenli okul hayatına 1914’te on bir yaşında nispeten iyi eğitim veren Medresetü’l-Fevkâniyye’de başladı ve eğitimini 1915’te Haydarâbâd’da sürdürdü. Liseyi dışarıdan bitirdi. Dinî eğitiminde sarf ve nahiv, ma’kûlât, ma’ânî ve belâğat dersini Delhi’de sabah namazından önce Mevlânâ Abdusselâm Niyâzî’den aldı.[1]
     
İlimde, irfanda ve edebiyatta ideal bir eğitim alan Mevdûdî, ailesinin ve hocalarının çalışmalarını boşa çıkarmamış, özel kabiliyeti ve gayreti sayesinde de kendisini en iyi şekilde yetiştirmiştir. Küçük Mevdûdî’nin en önemli özelliklerinden birisi de kitap aşığı olmasıydı. Ayrıca 1914 yılında Mısırlı düşünür Kasım Emin’in el-Mer’etü’l-Cedîde isimli eserini Arapçadan Urducaya çevirmesi, onun Arapçaya olan hâkimiyetini ve o yaşlardaki eğitim durumunu belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır.[2]
 
1918’de Delhi’ye taşınarak burada ağabeyinin yanında çeşitli dergilerde yazılar yazmaya başladı. 1920’li yıllarda Hindistan Hilafet Hareketi’ne katılan Mevdûdî, yazılarında çoğunlukla Müslümanların içinde bulunduğu kötü durumu ele aldı. O yıllarda meydana gelen Hindu-Müslüman çatışmaları onun fikir hayatında derin izler bıraktı. Mevdûdî ilk eseri olan ‘el-Cihad fi’l-İslam’ı (İslam’da Cihad) yazdı. Bu kitabı yazma çabası İslam’ı anlamada Mevdûdî'ye büyük bir netlik ve yoğunluk sağladı.
    
Mevdûdî, Delhi’de 1928 yılına kadar çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve editörlük görevlerinde bulundu. Ayrıca birisi Arapçadan, diğer üçü de İngilizceden olmak üzere dört kitap tercüme etti.1928’de Haydarâbâd’a dönen Mevdûdî, 1932 yılında, vefatına kadar onun fikirlerin yayılmasında önemli bir işlevi olan Tercümânü’l-Kur’ân dergisinin editörlüğünü üstlendi. Mevdûdî, 1937’de annesi tarafından akrabası olan Mahdume Begüm’le evlendi. Bu evliliklerinden dokuz çocuğu dünyaya geldi. Yine aynı yıl Muhammed İkbal’in daveti üzerine Doğu Pencâb’a gelerek 1939 yılına kadar buradaki İslâm Araştırma Merkezi (Dâru’l-İslâm)’nin kurulması ve faaliyetlerinin yürütülmesi çalışmalarına katıldı.
  
Ülkenin İngiliz işgâlinden kurtulmasını savunan Cem’iyyet-i Ulemâ-i Hind ile Müslümanların bağımsız bir devlet kurmasını savunan Muhammed Ali Cinnah’ın öncülük ettiği Hindistan Müslümanlar Birliği’ne mesafeli duran Mevdûdî, kendisiyle benzer düşünceleri paylaşan âlim ve aydınlarla 25 Ağustos 1941’de Lahor’da Cemâat-ı İslâmî teşkilatını kurdu. Hükümetin politikalarını eleştirmesi ve teşkilatın görüşlerini ülke çapında bir kampanyaya dönüştürmesi sonucunda Mevdûdî ve teşkilatın önde gelenleri, 1948’de tutuklandı. 1950’de serbest bırakılan Mevdûdî, faklı görüşlerdeki İslâmî grupları Karaçi’de bir araya toplayarak onların, kendisi tarafından ortaya koyulan İslâm devletinin ilkeleri hususunda anlaşmaya varmalarını sağladı.1953’te Pencap’ta düzenlenen Kâdıyânîlik karşıtı gösterileri kışkırttığı gerekçesiyle askerî mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Kamuoyundan ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen baskılar sonucu, cezası önce sivil mahkeme tarafından ömür boyu hapse çevrildi, ardından da yüksek mahkemede beraat etti (22 Nisan 1955)[3]
  
24 Haziran 1956’da hac yolculuğuna çıkan Mevdûdî, Beyrut ve Dımaşk’ta İhvân-ı Müslimîn önderleri ve bazı âlimlerle de görüştü. 1959’da, yazmakta olduğu tefsir için bilgi toplamak ve Kur’ân’da adı geçen yerleri görmek üzere Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün ve Mısır’ı kapsayan üç aylık bir yolculuğa çıktı. Bu seyahati Sefernâme-i Arzı’l-Kur’ân adıyla kitap haline getirildi.
  
Mevdûdî, 1972’de sağlığının bozulması yüzünden cemaatin liderliğini Miyan Tufeyl Muhammed’e bıraktı. Tedavi görmek maksadıyla Mayıs 1979’da oğlunun tabip olarak çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Mevdûdî, bir dizi ameliyatın ardından 22 Eylül 1979’da vefat etti. Naaşı Pakistan’a götürülerek 1 milyondan fazla insanın katıldığı cenaze namazının ardından, Lahor’daki uzun süre ikâmet ettiği evinin bahçesine gömüldü. Dünyanın çeşitli bölgelerinden temsilcilerin de katıldığı cenaze namazını Dr. Yusuf el-Karadâvî kıldırmıştır.[4] 
    
Mevdûdî’nin yaşadığı dönem, halkı Müslüman olan ülkelerin sömürgelerden kurtularak kendi ulusal devletlerini kurma çabalarına şahit olmuştur. Genel olarak bu ülkelerde siyasî parçalanmışlık ve toplumsal çalkantı hâkimdir. Hindistan ve Pakistan’ın ayrılması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Pakistan devletinin kurulması aşamasında yeni devletin hangi temeller üzerine inşa edileceği de yoğun tartışma konusu olmuştur. Bir âlim ve gazeteci olarak Mevdûdî de bu tartışmaların içerisinde bulunmuştur. Onun yazılarının etkileri sadece Pakistan’la sınırlı kalmayıp Asya’da, Afrika’da, Orta Doğu’da, Avrupa’da, hatta Amerika’da yaşayan Müslümanlar üzerinde yoğun olarak görülmüştür.
  
  
Türkiye Müslümanlarının evrensel İslâmi hareketle karşılaşmaları 1960’lı yıllarla olmuştur. Bu dönemde Seyyid Kutub ve Mevdûdî gibi İslami kişilerin kitaplarının çevirisi ile İslami hassasiyeti olan kişilerin zihinlerinde değişiklik başlamıştır. Seyyid Kutub ve Mevdûdî’nin  yanı sıra Hasan El Bennâ, Fethi Yeken, Saîd Havvâ gibi İslami mücadele veren kişilerin çok sayıda kitabı Türkçeye tercüme edilerek basılmıştır. Bu kitaplarda akâidî konuların yanı sıra özellikle Dârül Harb- Dârül İslâm, Cihad, Tâğut, Belam, Hicret, Biat ve benzeri kavramlar üzerinde genişçe durulmuştur.
  
    
Mevcut İslâmi anlayış ile tercüme yolu ile gelen anlayışın karşılıklı etkileme sürecinde İslâmi kesim millilik üzerinde kurulu söylemini ümmet kavramı üzerinde geliştirmeye başlayıp, aslî kaynaklara dönülmesi (Kur’an, Sünnet ve Sahabe anlayışı) yaklaşımı gündeme gelmiştir. Bu süreçte özellikle Mevdûdî ve Seyyid Kutub’un eserleri, Türkiye Müslümanlarının itikâdi, ahlaki, siyasi ve iktisadi boyutlarıyla İslâm’ı bir bütün olarak anlamalarına büyük katkıda bulunmuştur.
  
  
Bunu hazmedemeyen çevrelerce Türkiye’de Mevdûdî ve Seyyid Kutub geleneğe düşman, mezhepsiz, hadisi reddeden kişiler olarak lanse edilmiştir. Konumuz olan Mevdûdî hakkında bakınız Necip Fazıl Kısakürek, neler demiş: “Merdudi ismini taktığımız Mevdûdî, İslamda İhya Hareketleri isimli eseriyle İslam'da imha hareketinin temsilcilerinden biri… Çağdaşımız... İşi gücü, Sünnet Ehli büyüklerine çatmak... Gördüğü sert tepki üzerine eserinin ikinci baskısında birtakım yumuşama alametleri göstermeye çalıştıysa da, çürük madeni hep aynı... Gerisi cila... Cemalettin ve Abduh'a hayran... İbn-i Teymiyye'ye ise kara sevdalı...«Sana nasıl geliyorsa öyledir!» hesabı, her zaman ve her türlü içtihada yer verme ve ortalığı kargaşalığa verdiklerini iddia ettiği Sünnet Ehli âlimlerini kötüleme...”[5]  Necip Fazıl’ın bu cümlelerinden sonra bazı muhafazakâr çevrelerce Mevdûdî, reddolunmuş anlamında ‘Merdudi’ diye anılmaya başlanmıştır.
  
  
Türkiye Gazetesi grubunun öncüleri daha da ileri gitmiş, hayatını kâfirlerle ve emperyalistlerle mücadeleye adayan Mevdûdî hakkında “Hindistan’daki dinde reformculardan İngiliz casusu Ebülula el Mevdûdî İskoç masonu idi.”[6] diyebilme cüretinde bulunabilmişlerdir.
 
  
Mevdûdî hakkındaki bu çirkin ve yakışıksız yaftalamalara karşı Mevdûdî’yi savunan insaf ehli Türkiyeli Müslümanların tabi ki çabaları olmuştur. Nitekim İstanbul’daki Medeniyet Derneği, 6 Haziran 2009’da Uluslararası Mevdûdî Sempozyumu düzenlemiş, alanında uzman birçok araştırmacı, yazar ve akademisyen, Mevdûdî'yi farklı yönleriyle ele almışlardır.[7] 
   
Mevdûdî hakkındaki bu aydınlatıcı sempozyumdan sonra da bu suçlamaların arkası maalesef gelmemiştir. Bunun en son bir örneği Ömer Faruk Korkmaz[8] isimli âlim kisveli ama taassup ehli olduğu âyân beyân olan birisi tarafından gündeme getirildi.
  
  
Ömer Faruk Korkmaz, kendisine sorulan ‘Hocam Mevdûdî’nin itikadi durumuyla alakalı çok farklı şeyler söylenmektedir. Kimileri onun ümmeti diriltmeye çalışan ve ümmete yol haritası çizen bir insan olduğunu söylerken bir kısımları da onun ehl-i bidat ve sapık bir insan olduğunu söylüyor. Bu konuda sizler ne söylemek istersiniz?’ suâline ‘Mevdûdî’nin bir kısım görüşlerini inceleyen bir insanın onun ehl-i sünnet birisi olduğuna kanaat getirmesi imkân dâhilinde değildir. Nitekim birazdan serdedeceğimiz bir takım görüşlerini okuyan bir Müslüman bu görüşlerin değil ehl-i sünnet olan birisinden bir Müslümandan dahi sadır olmasını tecviz etmeyecektir.’ diyerek kendince cevap vermiş olup 8 maddelik bir eleştiri daha doğrusu karalamalar yapmış ve sonucu şöyle tamamlamış: “Bütün bunlardan sonra bu denli bir akide kayması ve sapması yaşamış birisinin ehl-i sünnet olarak nitelenmesi nasıl mümkün olacaktır? Üstelik tüm Pakistan ve Hindistan uleması bu zatın sapık(dâll) ve saptıran (mudill) birisi olduğu hususunda icma’ etmişken…”

  
Öncelikle şunu ifade edelim ki, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî 20. yüzyılın başlarında İslâm dünyasında meydana gelen siyâsî- dînî otorite boşluğunun telafisi gayesiyle plânlanan değişik dinî-siyâsî teşkilatların en önemlilerinden Cemaat-i İslâmi’nin kurucusudur. Daha ziyade  ‘ihyâcı’ bir mahiyet arz eden teşkilatın asıl ilgi alanını, siyasî, içtimâî ve ilmî ihyâcılık şeklinde tanımlamak mümkündür. Güçlü bir teşkilatçı kişiliğe sahip olan Mevdûdî ihyâcı yönünü sadece kendi ülkesinde değil, dünya Müslümanlarını tanımak gayesiyle çıktığı Ortadoğu ve Afrika’yı da içine alan pek çok seyahatinde de ortaya koymuştur.
  
  
Mevdûdî’nin Hint alt kıtasındaki faaliyetlerinin temel vasfını bir ‘İslâm siyâsî ihyâ hareketi’ şeklinde tanımlamak mümkündür.  Cemâat-i İslâmî’nin hedefleri arasında yer alan, İslâmî düşüncenin yeniden şekillendirilmesi, fert, toplum ve idarî teşkilatların ıslâhı yoluyla İlâhî nizâmın tesisi gibi esaslar Mevdûdî’nin yenilikçi yönünün açık göstergeleridir. Öte yandan Mevdûdî’nin faaliyetinin siyâsî yönünü Cemâat-i İslâmî’nin aynı zamanda siyâsî bir parti oluşu, ihyâcılığını geleneksel anlayışı savunan Ehl-i hadîs ile mücadeleleri, ılımlı ihyâcılık vasfını İslâm için son derece tehlikeli gördüğü Münkirîn-i hadîs (Ehl-i Kur’an) ve Kâdiyânîlik yanlıları ile girdiği tartışmalar açıkça ortaya koyar.
   
Mevdûdî yukarıda özet halinde verdiğimiz düşünce sahipleriyle ilgili eserler kaleme almıştır. Mevdûdî’nin eserlerinin tesiri, ülkesiyle sınırlı kalmayıp otuzu aşkın dile çevrilmiş, şahsî ilişkileri ve ziyaretleriyle hemen hemen dünyanın birçok yerindeki Müslüman aydınlar ve siyasilere tesir etmiştir. Bunun nedeni ise, onun toplumsal değişim projesi, düşünce yelpazesinin genişliği ve görüşlerini canlı bir sosyopolitik ve eğitici harekete dönüştürmesidir.
  
  
Mevdûdî gerek sağlığında gerekse vefatından sonra birtakım eleştirilere maruz kalmıştır. Mevdûdî’yi tenkit için birçok dergilerde makaleler çıkmış ve çok sayıda kitap yazılmıştır. Kendisi sağlığında, bu eleştirilerden önemli gördüklerini, dergisi Tercümânu’l- Kur’ân’da cevaplamıştır. Mevdûdî’yi eserlerinden ve düşüncelerinden dolayı takdîr edenlerin sayısı ise daha çoktur. Hem ülkesindeki âlimler hem de Mustafa Sıbâî, Seyyid Kutub, Süleyman en-Nedvî, Yusuf El Karadâvî gibi dünyanın değişik bölgelerindeki dava adamları ve Müslüman âlimler, Mevdûdî’den övgüyle bahsetmişlerdir.
     
   
Bu meyanda Mevdûdî’nin vefatının ardından ilim ehli bazı âlim ve davetçilerin görüşlerini nakledelim: Şeyh Ebu’l Hasan Nedevî diyor ki: “Müslüman genç nesli Mevdûdî gibi etkileyen bir kişi daha tanımıyorum. Davetini ilmi esaslar üzerine kurmuştu. Siyasi davaların, sömürgeciliğin üzerine kurulduğu esaslardan çok daha sağlam çok daha metindi. Yazıları ve araştırmaları batı medeniyetinin tabiatını tanımaya yönelikti. Hayat felsefesi ve yorumu ilmi idi. Onun gibisi bu zamanda az bulunur. Dini, İslam’ın yaşam tarzını ve medeniyetini, siyasi hikmetini, toplum ve hayatı şekillendirme tarzını açıklamıştır. İslam’ın beşeri toplumlar ve insani gidişata dair önderliğini ilmi, sağlam bir üslupla, modern bir dille, ortaya koymuştur. Onun tarzı uzun zamandan beri İslami edebiyatta var olan boşlukları doldurmuştur. İslam ahlâkı, İslami yaşam tarzı ve akidesiyle Müslüman gençlikteki “yetersizlik” duygusuyla mücadele etmiştir. Yazdığı yazılar bu gençlerin İslam’ın salahiyeti ile modern asra ayak uydurmalarında ve kendine güvenlerinin geri dönmesinde çok etkili olmuştur.”[9]
    
  
İhvân-ı Müslimîn’in mürşitlerinden Ömer Tilmisânî, Hasan El Bennâ ve Mevdûdî’nin İslami davet metodlarını karşılaştırırken şöyle diyor: “Şüphesiz her ikisi de eşsiz bir kuşağın imamlarıdırlar. Çünkü davalarındaki bütün metodların, üslupların, bilgilerin kaynağı Kuran-ı Kerim ve Rasûlullah (s.a.v)’tır. Görüşlerini falanca filozoftan veya filanca kitaptan almamışlardır. Okulları İslam davetine leke sürebilecek olan bütün anlayış ve düşüncelerden olabildiğince uzaktır. Hasan El Bennâ’nın karşılaştığı bütün sıkıntı, saldırı ve eziyetlerin aynısına İmam Mevdûdî de maruz kalmıştır. Adeta ikisi söz birliği etmiş gibidirler.” [10]
    
  
Çağımızın büyük âlimlerinden Yusuf el-Karadâvî diyor ki: “… Islahatçı müfekkir. Aynı zamanda toplum doktoru. Basireti ile ümmetin dertlerine uygun ilaçlar sunuyor. Derinlere dalıp sebepleri anlamaksızın sonuçlara göz gezdirmekle yetinmiyor. Hastalığı tespit ettiği zamansa içerdeki mikrobu yok etmeden sadece yüzeysel iyileşme sağlayacak merhem vermekle kalmıyor. Hastalığın kökünü kurutmadan, acıyı kısa süreliğine dindirecek çareler sunmuyor. Bu noktada Mevdûdî ümmet için onun hastalığının hakikatini, mikrobun aslını bilen deneyimli bir doktordur. İmam Ebu’l Â’la Mevdûdî’nin önceliği modern cahiliyye ile savaşmak, insanları tam anlamıyla ibâdete ve dine, sadece Allah’ın hâkimiyetine boyun eğmeye, konumu ve misyonu ne olursa olsun -ister aydın, ister siyasi lider- yaratılmış birinin hâkimiyetini reddetmeye döndürmektir. Toplumsal, ailevi, ferdi, şahsi, iktisadi ve medeni hayatta batı fikrini reddeden, devrimci ve değişimci bir metod izleyen İslami hareket inşa etmektir. Bu düşüncesini bütün kitaplarında ve araştırmalarında ortaya koydu. Çalışmaları onun İslam’a davet ve yenilik felsefesini ifade ediyordu. Böylece söz konusu hareketi inşa etmek ve yaymak için cemaatini kurdu.”[11]
   
  
Abdullah el-Akîl şöyle demekte: “Allâme Mevdûdî çağdaş İslam sancaklarından, mütefekkirlerinden, davetçilerinden biridir. Allah Teâlâ ona hikmet, ileri görüşlülük, derin kavrayış, ilmi basiret, olayları teemmül, fikirler ve durumlar üzerine geniş çaplı çalışma, bilgi kaynaklarını inceleyerek güvenilir olanları ayırt edebilme, batı medeniyetinin faydalı taraflarını alıp zararlı taraflarını reddetme, İslam’ı hayatın her alanındaki sorunlar için bir çözüm olarak sunabilme kabiliyeti bahşetmiştir. Şehit İmam Hasan El Bennâ’nın metodu da işte buydu. İlmi yöntemleri kullanarak Müslüman kardeşlerimizi İslâmi yöntemlere uygun olarak şekillendirirdi.” [12]
   
  
Mevdûdî'nin yanında yetişmiş Prof. Dr. Ahmed Enis de şöyle demekte: “Mevdûdî’nin doğduğu yıllarda Müslümanlar yenilgi psikolojisi ve batıya karşı ‘özür dilemeci’ bir tavır içindelerdi. Müslüman âlimlerin bir kısmı İslam’ın Hıristiyanlığa yakın olduğu gibi söylemlere başvururken, bir kısmı da; namaz, zekât gibi 5 şartla cennete gidilebileceğini söyleyerek sadece bu ibâdetler üzerinde durdular. Ancak Mevdûdî, dinin, namazın, zekâtın ne anlama geldiğini ve bu ibâdetlerin hakikatinin ne olduğunu ortaya koymaya çalışarak, tevhidin bu ibâdetler üzerinden anlatılması için uğraşıyordu. Allah’ın sadece caminin değil aynı zamanda caminin dışında da, ekonominin, siyasetin, sosyal hayatın da Rabbi olduğunu anlatmaya çalıştı. ‘Kur’an’da Dört Terim’ adlı eseriyle, Kur’an’ın ve İslam’ın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ilâh, rabb, din ve ibâdet kavramlarının hakiki anlamda anlaşılabilmesi için uğraştı.”[13]
   
  
Dünya çapında ünlü olan bu kadar âlimin övgüsünden sonra Yazar’ın ‘Üstelik tüm Pakistan ve Hindistan uleması bu zatın sapık(dâll) ve saptıran (mudill) birisi olduğu hususunda icma’ etmişken…’ sözleri çok komik kaçmaktadır. Mevdûdî’nin ‘sapık(dâll) ve saptıran (mudill) birisi olduğu hususunda icma(!)’ ettiği söylenen Pakistan ve Hindistan ulemâsı[14], yakın zamanda (2011’de) ‘Cübbeli’ lakaplı Ahmet Mahmut Ünlü’nün öncülüğünde[15] ‘hastalığından dolayı uzun yıllardır konuşamayan’[16] Mahmut Ustaosmanoğlu’nu  ‘15. asrın müceddidi’[17] seçmişlerdi. Yani fetvâlarında o kadar isabetliler(!)
  
    
Bu girişten sonra gelelim Yazar’ın iddialarına daha doğrusu karalamalarına. Madde madde Yazar’ın sözlerini aynen nakledeceğiz ve her bir maddede bu iddiaları tahlil edeceğiz. Tevfik Allah’tandır.
 

DEVAM EDECEK..



 
[1] Zaferullah Daudî, Şah Veliyyullah Dihlevî’den Günümüze Pakistan ve Hindistan’da Hadis Çalışmaları, s. 257, İnsan Yayınları, İstanbul-1995
[2] Turan Kışlakçı,  Mevdûdî, s. 25, İlke Yayınları, İstanbul
 
[3] Mevdûdî, İslâm İnkılâbının Süreci, s. 4, Özgün Yay., İstanbul, 1997
[4] Abdulhamit  Birışık , Mevdûdî, Hayatı, Görüşleri ve Eserleri, s. 24, İnsan Yay., 1. bs., İstanbul, 2007
 
[5] Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, s.153, Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, Mart 1990
[6] Ahmet Cevdet Paşa, Faideli Bilgiler s.304, Hakikat Yayınları, İstanbul, 2001, 27. bs
Allah’tan hiç korkmadan ve hiçbir delile dayanmadan Mevdûdî hakkında İngiliz casusu ve mason diyen Türkiye Gazetesi grubunun öncüleri –ki liderleri Müteveffa Hüseyin Hilmi Işıktır– kendi kanaatlerini Merhum Ahmet Cevdet Paşa’ya söylettirmişlerdir. Şöyle ki; İsterseniz ilk önce, nakil yaptığımız bu Faideli Bilgiler kitabını tanıyalım. Bu kitabı 1825’te doğmuş, 70 sene yaşamış ve 1895’te yani Mevdûdî’nin doğumundan 8 yıl önce vefat etmiş olan Ahmet Cevdet Paşa yazmıştır. 12 ciltlik Osmanlı Tarihi “Târihi Cevdet Paşa”yı yazmıştır. Bu Faideli Bilgiler ise O’nun yazmış olduğu 19 sayfalık bir risaledir. Fakat gel gör ki basımını Hakikat Yayınevi yapınca birde işin içine İhlas (!) girince 19 sayfalık risale 448 sayfalık bir kitap oluvermiştir. Acaba Ahmet Cevdet Paşa bir keramet gösterip kendisinden 8 yıl sonra doğacak bir mezhepsiz, sapık ve (bazılarına göre)   kâfir(!) Mevdûdî’yi deşifre mi etti? Hatta o mason olmasa da mânâ âleminde İskoç masonu olduğunu mu söyledi? Gilles Kepel, Khan Kagaya, Oliver Roy, Bernard Lewis, Kenneth Cragg ve J.L.Esposito gibi Dünyadaki İslâmi hareketleri inceleyen batılı ilim adamlarınca ‘Siyasal ve radikal İslamcılığın babası’, ‘Batı medeniyetinin düşmanı’ olarak yaftalanan Mevdûdî gibi birisi hakkında İngiliz casusu, İskoç masonu demeleri,  bu iddiada bulunanların aynı zamanda dünyadan da habersiz bulunduklarını göstermektedir.
[7] Sempozyuma Mevdûdî'nin yanında yetişmiş Prof. Dr. Ahmed Enis, Doç. Dr. Abdulhamit Birışık, M. Beşir Eryarsoy, Doç. Dr. Durmuş Bulgur ve Ali Kaçar olmak üzere pek çok âlim, araştırmacı ve akademisyen tebliğleriyle katkıda bulunmuşlardır.
[8] Ömer Faruk Korkmaz, ‘Mevdûdî Ehl-i Sünnet midir?’, Lalegül Dergisi, Ocak 2018, s.32-37.
Ömer Faruk Korkmaz,  kamuoyunda ‘Mahmut Efendi’ diye bilinen Mahmut Ustaosmanoğlu’nun müridi olan bir kişidir. Mevdûdî’ye karşı karalama yapma konusunda emrini de şeyhinden almıştır. Zira şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu bir sohbetinde: “Seyyid Kutub’un, Mevdûdî’nin kitaplarını okuyup rabıtayı inkâr ediyorlar. Ben bu hainlere kızıyorum. Niçin anlamadığın şeyi yazıyorsun da, milleti bu gerçek yoldan engelliyorsun? Niçin tarikatın aleyhine konuşuyorsun? Bu adamlar dini yıkmak için geldi. Okuyanlardan razı değilim. Ruhul Beyan, Alusi tefsiri okuyun. Kudsiyyeden bir beyt okuyun ondan daha iyi. O kitapları okumak (Mevdûdî ve Seyyid Kutub’un kitaplarını okumak) piyes yapmak, ilâhi söylemek yasak. Ben Rabbimin razı olmadığını demem. Eğer siz Rabbimi dinlemiyorsanız, ne yaparsanız yapın."(Muhammed Eren, Allah Dostlarından inciler, s. 143, Yasin Yayınları, İstanbul) diyebilmiştir.
Ömer Faruk korkmaz, Mevdûdî’yi karalayacağı yerde müntesibi olduğu tarikatın sapkın düşüncelerini ve şeyhinin akıl fikir ermeyen fikirlerini eleştirse ya. Bakın şeyhinin incileri(!): “Namaz kıldık diyoruz ama asıl namazın hakikatini Mevla Teala kılıyor. Dünyada en iyi namaz kılan insanın namazı, Mevla Teala’nın kıldığı namazın sureti oluyor. Mevla Teala gibi kim kılabilir? Asıl kendisine layık olan namazı kendisi kılıyor. Mevla Teala hakkıyla kılıyor.. Demek ki Zat-ı Pak-i Sübhaniye hem Abid hem Ma’bud; hem zakir hem mezkur. Yani hem ibâdet ediyor hem ibâdet olunuyor; hem zikrediyor hem zikrolunuyor.”( Mahmud Ustaosmanoğlu, Sohbetler, c: 6, s: 199. Ahıska Yayınevi)
Allah inancı bozuk olan Yahudi ve Hıristiyanlarda bile böylesine sapkın bir inanış yoktur. Aklı-mantığı olan, Tevhid inancını zerre kadar bilen birisi böyle bir şey söyleyemez, söylememeli…
[9] Hamira Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s.13-14, Mana Yayınları, İstanbul-2011
[10] Hamira Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s.12-13
[11] Hamira Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s.14-15
[12] Hamira Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s.16
[13] Abdullah Sabit Tuna / Sempozyum: Cenaze Namazı Üç Kıtada Kılınan Âlim: Mevdûdî, Genç Birikim Dergisi, Temmuz-2009
[14] l Ağustos 1951’de Delhi’deki “Cemiyet-i Ulema’nın yazıhanesinde içlerinde Deyubent’te Dâru’1-ulûm hocalarının reisi Seyyid Hüseyin Ahmed el-Medenî, Hindistan Başmüftüsü Muhammed Kifayetullah Dihlevî, Deyubent Dâru’1-ulûm Müdürü Muhammed Tayyip ed-Deyubendî, Mazahiru’1-ulûm Müdürü Abdüllâtif, Muhammed Zekeriyâ el-Kandolovî es-Sıddıkî, Cemiyet-i Ulema sekreteri Ahmed Saîd, Mazahiru’l-ulum Müftüsü Saîd Ahmed başta olmak üzere geneli tarikat ehli âlimler.    
[15] (Kendi sitelerinin haberi) “Mahmud Efendi Hicri 15.Asrın Müceddidi Olarak İlan Edildi. Hindistan-Hayderabad Al Mahad Ul Aaali Ali İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW otelde düzenlenen ve 2 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu, Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi Hazretlerine "İslam'a Üstün Hizmet Ödülü" verilmesi ile sona erdi. 42 ülkeden ve tamamı Ehl-i Sünnet olan 350 âlim ve 6 bin kişinin iştirakiyle gerçekleştirilen sempozyum büyük ilgi gördü.”  
Bir kere âlim oldukları iddia edilen 350 kişilik listenin içindeki pek çok kimsenin ulemâ sınıfından olmadığı görülmekte. Pakistan milletvekili, bilmem nerenin vali ya da belediye reisi bu müceddid (!) seçen özel grubun içindeler. Bu toplantıda, hakkında pek çok soruşturma yapılmış ve nihayet hapis cezası almış adı tokatlayıcıya çıkmış Jet Fadıl Akgündüz, en ön saflardadır. Zira sempozyumun ana sponsorlarından biri, Akgündüz’ün son projesi Caprice Gold Otel’di. Yaklaşık 1 saat boyunca sinevizyon ekranlarında İstanbul Bayrampaşa’daki olacağı söylenen ve henüz yapımına başlanmayan Caprice Gold’un tanıtımı yapıldı. Konuşmaların çoğunlukla Arapça yapıldığı törende katılımcılara Caprice Gold’u tanıtan Arapça broşürler dağıtıldı. Ve kendini Müceddid ilan ettiren Mahmud Ustaosmanoğlu, bu şahsın bu tiyatroyu organize etmesine, finanse etmesine ve bu arada yeni yaptığı otelini pazarlamasına müsaade etmiştir daha da doğrusu haberi bile olmamıştır.
[16] Biz ‘hastalığından dolayı uzun yıllardır konuşamayan’ diyerek asla o yaşlı zat ile alay etmiyoruz. Bu bir Müslüman’a yakışmaz da. Sadece durum tespitinde bulunuyoruz. Her ne kadar o şeyh’in müridi hocalar, bunu yapsalar da. Nitekim İsmail Hünerlice adlı hocaları, 20. Asrın büyük muhaddislerinden Nâsıruddîn Elbânî hakkında ‘yüzü domuza benziyor’ karalamasında bulunmuştur.
[17] Yanlış anlaşılmasın, biz burada ‘müceddid’ kavramını inkâr ediyor değiliz. Sadece Mahmut Ustaosmanoğlu’nun müceddid olamayacağı görüşündeyiz. Sözlükte “yenilemek, yeni bir yol açmak” anlamındaki tecdîd, bir işi ya da bir şeyi ciddiyetle ve bir yöntemle yeniden ve aslına uygun biçimde yenileme faaliyetini ifade eder. Tecdidi gerçekleştiren kimseye müceddid denir. İhyâ kelimesi benzer anlamda kullanılmakla birlikte tecdid kadar yaygınlık kazanmamıştır. Tecdid, hem ilgili olduğu rivayetler hem terimin muhtevasının tayininde tutulan yol bakımından İslâm toplumunda ilmin ve ulemânın konumunu dile getiren önemli bir terimdir ve zaman içerisinde ortaya sorunların çıkacağını, bu sorunların tecdid sürecinde ehil kimseler tarafından çözülebileceğini ifade etmektedir. Bir hadiste, “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinlerinde yenileme yapacak (yüceddidü) birini gönderir” denilmiş (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 1), bu hadis hem klasik hem çağdaş âlimler tarafından tekrar edilmiştir. Tecdid kelimesinin bugünkü anlamını kazanmasında bu hadisin tayin edici bir rolü olmuştur. Konumuz olan Mevdûdî de tecdidi “İslâm’ı Câhiliye’nin kirlerinden temizlemek” diye tanımlar (İslâm’da İhya Hareketleri, s. 19, 52). Bu açıdan bakıldığında biz Mevdûdî, Seyyid Kutub ve Abdullah Azzam’ın bu çağın müceddidlerinden olduğuna inanıyoruz.
 
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...