Seyyid Ebu'l Â'lâ Mevdûdî'ye Atılan İftiralara Cevap -2-

Üstad Mevdûdî’nin sözlerini bir bütün olarak verdiğimizde Yazar’ın çıkardığı daha doğrusu karaladığı tarzda bir anlam çıkıyor mu? Yoksa çıkmıyor mu? Buna siz karar verin.

15 Haziran 2020 00:49
A
a

Bu girişten sonra gelelim Yazar’ın iddialarına daha doğrusu karalamalarına. Madde madde Yazar’ın sözlerini aynen nakledeceğiz ve her bir maddede bu iddiaları tahlil edeceğiz. Tevfik Allah’tandır.

 

1) Mevdûdî, İlah, Rab, İbadet ve din kelimelerini açıklarken bu kelimelerin iyi anlaşılması gerektiğine vurgu yapar ve mezkûr kelimeleri tam manasıyla idrak edemeyen kimsenin ne Kur’an’ı, ne Tevhidi, ne şirki ve ne de İbadetin yalnızca Allah’a ait olması gerektiği hususunu anlayamayacağını söyler. Daha sonra konuyu bu kelimelerin Kur’an’ın nüzulü zamanında dahi düzgün anlaşılamadığına ve bunun sebebinin de Arapça zevkinin az olması ve o zaman doğan kimselerin İslam içinde doğması sebebiyle kâfirler arasında bu kelimelerin hangi manada kullanıldıklarının bilinmemesi şeklindeki iki etken olduğuna getirir. Mevdûdî’ye göre bu kelimelerin manası lügatçiler ve tefsir ehli tarafından dahi anlaşılamamıştır. Yani, bu görüşüyle Mevdûdî, bahsi yapılan kelimelerin Resulullah (s.a.v) döneminde dahi Peygamber veya sahabe tarafından tam anlaşılamadığını savunmuş oluyor.

 

Yazar daha 1. maddede üstad Mevdûdî’ye ‘bahsi yapılan kelimelerin Resulullah (s.a.v) döneminde dahi Peygamber veya sahabe tarafından tam anlaşılamadığını savunmuş oluyor.’ diyerek büyük bir iftirada bulunmaktadır. Geliniz Mevdûdî ‘Kur'an-ı Kerim'de Dört Terim’

kitabının girişinde neler demiş, beraber okuyalım. Biraz uzun bir iktibâs olacak ama Mevdûdî’nin ne dediğini ve ne demediğini tespit için bu elzem.

 

“Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek, anlamının derinliklerine inmek isteyen kimsenin bu dört kavramdan her birinin gerçek anlamlarını bilmesi, tam ve kapsamlı olarak neyi ifade ettiklerini anlaması gerekir. İnsan ilâhın ne olduğunu, Rabb'in ne anlama geldiğini, ibâdetin neden ibaret olduğunu, dinin neye dendiğim anlamazsa, şüphesiz, Kur'an-ı Kerim'in tamamı onun gözleri önünden, mânâsından hiç bir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığını gibi geçer gider. Bu durumda da, tevhidin hakikatini bilemez; şirkin anlamını kavrayamaz; ibâdetini Allah'a tahsis etmeye gücü yetmediği gibi, Din'inde de ihlasla Allah'a yönelemez. Bu dört terimin ifâde etmek istediği mânâ zihinlerde kapalı, karışık kalırsa ve onların mânâları hakkında insanın bilgisi noksan olursa, tabii ki ona Kur'an-ı Kerim'in hidayet ve

irşad adına sunduğu şeyler karışık görünür. Kur'an-ı Kerim'e inanmakla beraber, inancı ile bütün amelleri noksan kalır. Durmadan "Allah'tan başka ilâh yoktur" kelime-i tevhidini tekrarladığı halde Allah'tan başka birçok ilâhlar edinir. Her zaman Allah'tan başka Rab olmadığını söyler durur; fakat pratikte Allah'ın dışında başka Rablara itaat eder; boyun eğer. Bütün doğruluk ve ihlası ile Allah'tan başkasına ibâdet etmediğinden, O'ndan başkasına boyun eğmediğinden dem vurur da bunun yanında Allah'tan gayri birçok ilâhların kulluğuna bağlanır, kalır. Yine aynı şekilde bütün şiddet ve kuvvetiyle Allah'ın dininin gölge ve himayesinde olduğunu bağıra bağıra söyler. Birisi kalkıp kendisini İslam'dan başka bir dine nispet ederse, ona hücum eder, savaş açar da, bütün bunlara rağmen çeşitli dinlere bağlanmış olarak yaşar durur.

 

Şüphesiz ki bu şahıs Allah'tan başkasına dua etmez, O'ndan başkasını ilâh ve rab olarak adlandırmaz. Lakin bunu sadece dili ile yapar. Bunun yanında bu iki kelimenin kullanıldığı anlamda birçok ilâhlar, çeşitli rabler edinir de, bundan haberi bile olmaz. Bu durumdaki birisine, başka başka ilâh ve rableri Allah'a ortak ettiğini ve dinde şirk koştuğunu anlatarak uyandırmak istediğin zaman üzerine hücum eder ve buna şiddetle tepki gösterir. Ama o gerçekte, dinin ve ibâdetin gerçek amaçları bakımından şüphesiz ki Allah'tan başkasına ibâdet etmekte ve O'nun dininden başka bir dine girmiş bulunmaktadır. Buna rağmen böyle bir kimse, gerçekte işlediği amellerin Allah'tan başkasına kulluk anlamına geldiğini bilmez. Oysa içinde bulunduğu durum, aslında Allah'ın hoşnutluğunu taşımayan başka bir Din'in ifadesidir.

 

Cahiliyet devri ile onu izleyen İslam devirlerine baktığımızda şu gerçeği görüyoruz: Kur'an Kerim, Araplar arasında nazil olup onlara sunulduğu zaman, onlardan her şahıs ilâh'ın mânâsının ne olduğunu, rab’den neyin kastedildiğini anlıyorlardı. Zira ilâh ve rab kelimelerini öteden beri dillerinde kullanılıyordu. Bu iki kelimenin anlattığı bütün mânâları kuşatan bir bilgiye sahiplerdi. Bunu için onlara: "Allah'tan başka ilâh yoktur" dendiğinde, ne demek istendiğini ve neye davet olunduklarım tamamen anlıyorlardı. Belirsizlik ve karışıklığa meydan vermeksizin, konuşanın neyi yok saydığı ve Allah'tan başkasını ne ile vasıflandırmaktan menettiği, hangi şeyi Allah'a tahsis edip, O'na ihlasla has kıldığı insanlar tarafından açıkça anlaşılıyordu. Küfredenler küfürlerinin Allah'tan başkasının ilâhlık ve rablığı ile neyi iptal ettiğini açıkça bilerek küfrediyorlar, iman edenler bu inancı kabul etmenin neleri gerekli kıldığını veya nelerden uzaklaşmalarını öngördüğünü kesin bir şekilde bilerek inanıyorlardı.

 

Din ve ibâdet kelimeleri de aynı şekilde dillerinde oldukça yaygın idi. Kul’un ne olduğunu, hangi tavır ve duruma "kulluk" denildiğini, "ibâdet" ismi verilen amelî programın neden ibaret bulunduğunu, "din"den neyin kastedildiğini, bu kelimelerin içine aldığı mânâların neler olduğunu tamamen biliyorlardı. O bakımdan onlara: "Allah'a ibâdet edin, tağutlardan sakının, Allah'ın Dini'ne, diğer bütün dinlerle ilişkiyi tümden keserek girin" denildiği zaman, bu Kur'ani davetin mânâsını anlamakta hataya düşmüyorlardı. Bu kelimeleri işittikleri zaman, bu davetin, kendilerinin yaşam tarzlarında ne tür bir değişikliği gerçekleştirmek istediğini gayet iyi anlıyorlardı.

 

Lakin bu parlak devri takip eden zamanlarda, Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu devirdeki insanların arasında bilinen bu kelimelerin mânâları doğru ve gerçek mânâlarından sapmaya başladı. Hatta bu dört kelimeden her biri, daha önce ifâde ettikleri geniş mânâlarını kaybederek daralmaya başladılar. Böylece kapalı, müphem ifâdeleri ile özel, sınırlı, dar mânâ kalıplarına sıkışıp kaldılar. Bu durumun iki sebebi vardı:

 

a. Sonraki devirlerde hâlis Arapça’nın yozlaşması ve Arap zevk-i seliminin azalması.

 

b. İslâm toplumunda doğup yetişenler açısından ilâh, rab, ibâdet, din kelimelerinin, Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu zamanki câhili toplumda ifade ettiği etkili anlamın, o boyutta etkili olmaktan çıkmış olması.

 

Bu iki nokta son devir müfessir ve dilcilerini, Kur'an kelimelerinin çoğunu, asıl anlamları yerine, kendi dönemlerindeki Müslümanların anlayışlarına göre açıklamaya sürüklemiştir. İşte bundan örnekler: İlâh kelimesini, heykel kelimeleriyle eş anlamlı gibi açıklamaya koyuldular. Rab kelimesini, terbiye eden, yetiştiren, halkın eğitimi ile ilgilenen otoritelerle eş anlamlı yaptılar. İbâdet kelimesine, mezhep (Religion) kelimesinin anlamını yüklediler. Tâğût kelimesini, put ve şeytanla tefsir ettiler.

 

Neticede insanlar, Kur'an'ın dâvetindeki hakiki gayeyi, öz maksadı idrak edemez oldular. Kur'an, onları Allah'tan başkasını ilâh edinmemeye çağırdığı zaman, putları terk etmekle, heykellerden kaçınmakla Kur'an'ın isteklerini hakkıyla yerine getirdiklerini zannettiler. Hakikatte ise, ilâh kavramının içine aldığı bütün diğer mânâları ile putlar ve heykellerden başka şeylere yönelmekte devam edip durdular. Bu amelleri ile Allah'tan başkasını ilâh edindiklerinin farkına bile varmadılar. Kur'an-ı Kerim, "Allah, hakiki Rab'tır. O'ndan gayrisini Rab edinmeyin" deyince: "İşte biz o kimseleriz ki, Allah'tan başkasının mürebbimiz ve işlerimizi de gözeten olmadığına inanırız. Bununla da tevhid yolunda imanımız olgunluğa ermiştir" derler. Ancak onların çoğu, "Rab" kelimesinin kapsadığı ve "mürebbi" anlamı dışında kalan diğer mânâları açısından, Allah'tan başkasının Rablığına teslim olmuş oluyorlar. Kur'an'ın onlara: "Allah'a ibâdet edin, tâğutlardan sakının" diye hitâb ettiği zaman: "Putlara tapmayız; Şeytana kin besler, lanetleriz; Allah'tan başkasına huşû duymayız. Kur'an'ın bu emrine tam bir bağlanışla uyarız" derler. Hâlbuki taşlardan yontulmuş putlar haricinde, nice tâğutların eteklerine, zaman zaman ilâhlığın dışında olmak üzere sımsıkı yapışmakta devam edip dururlar. İbâdetin diğer çeşitlerini, Allah'tan başkasına tahsis ederler.

 

Tartışılamayacak gerçek şudur: Kur’an öğretilerinin çoğu insanlara gizli kalmıştır. Hatta diyebiliriz ki, O'nun yüce ruhu ve mesajının temeli -başka bir sebep olmaksızın- yalnızca bu dört esas terimin, cehalet perdesi ile kapanması neticesinde kaybolmuştur. İşte bu, kendilerini Müslüman sayanların İslam Dini'ni kabul etmelerine rağmen iman ve amellerinde zayıflık ve eksikliğe sebep olmalarının en büyük etkenidir.

 

Bunu din hususunda da söyleyebiliriz. İnsanlar, dini Allah'a samimiyetle has kılmak tabirinden İslam Dini'ne mensup olup, Brahmanist, Yahudi ve Hristiyan v.s. olmamak mânâsını çıkarıyorlar. Bundan dolayı da, İslam Dini'ne mensup olduğunu söyleyen her şahsın dinini samimiyetle Allah'a has kıldığını zannediyorlar. Oysaki onlardan birçoğu, din kelimesinin içine aldığı geniş mânâlar yönünden, hiç de dinlerini ihlâsla Allah'a has kılan kimseler değillerdir.”18

 

Evet, belki uzun bir iktibas oldu ama Yazar’ın daha başta Mevdûdî’ye attığı iftiranın anlaşılması için bu gerekliydi. Dikkatli olarak okumuşsanız, burada Yazar’ın iftirası âyan beyan ortada. Mevdûdî, bahsi yapılan kelimelerin Rasûlullah (s.a.v) döneminde Peygamber veya sahabe tarafından tam anlaşılamadığını değil bilakis en güzel biçimde onlar tarafından anlaşıldığını hatta o dönemin insanlarının dahi bu kelimelerin aslî anlamlarını iyi bildiklerini ifade etmektedir. Mevdûdî asr-ı saadetten sonra anlam bozulmalarının başladığını ve çağımızda bunun en had safhaya ulaştığını ifade etmektedir ki bu konuda haklı olduğu da âşikardır.

Yazar’ın bu maddede yaptığı eleştiride açıkça söylemeyip zımnen kastettiği ‘Mevdûdî’nin hâricî zihniyetli olduğu’ ithâmı var ki bu eleştiri yeni değildir. Mevdûdî’nin hâricî olduğu iddiası ilk olarak Pakistan’da Munazir Ahsen Geylani tarafından dillendirilmiştir. Ahsen Geylani ‘Sıdk-ı Cedid’ adlı dergide ‘Nuzad Hariciy’ yani yeni hâricî başlıklı makalesinde şöyle der: ‘Öyle sanıyorum ki, Mevdûdî Hâriciye mezhebini yeniden memleketimizde ihyâ ediyor.”19 Müteveffa İsmail Çetin de bir makalesinde “Anlaşılıyor ki Mevdûdî, nübüvvet makamını idraktan aciz bir akılcıdır. Haricilerden ayrılan bir harici...”20

 

Mevdûdî ameller üzerindeki vurguyu artırdığı için kendi döneminde dahi Hâricî ve Mutezilî olarak itham edilmiştir. Yukarıda kitabından iktibas ettiğimiz bize göre doğru ve özlü cümleler Mevdûdî’nin harici olduğuna delil olarak getirilmiştir. Günümüzde ‘Hâricîlik’ ithamı ‘çıkar amaçlı’ kullanılan bir ithama dönüştürülmüştür. Mezhebin tarihsel arka planından21 ve bağlılarının temel düşüncelerinden habersiz kimi câhil ve bağnaz kişiler/ekoller, kendilerinden olmayan herkesi (evet, -istisnasız- ‘herkesi’) bu yafta ile ilzam ederek nitelendirmeye ve tanımlamaya çalışmaktadırlar. Aslında bu, muhatabı ucuz bir şekilde sabote etmek istemekten başka bir şey değildir. Bu mezhebin adını duyan herkes, -furûatta bile olsa- kendisinden görmediği bir kişiyi tanımlarken, bu suçlamayı yapmakta hiçbir mahzur görmemektedir.

 

Üstad Mevdûdî, 1938'de Doğu Pencab mıntıkasında Pethan - Kot civarındaki bir camide Cuma hutbeleri için hazırladığı konuşmalarından meydana gelen Hitâbeler adlı eserinin son baskısının önsözünde şöyle der: “Benim, hutbeler mecmuası, ilk defa 1940 senesinin Kasım ayında yayınlandı. O tarihten 1951 Kasımına kadar 11 senelik bir zaman içinde yedi kere basılarak yirmi binden fazla yayıldı. Bu zaman içinde her hangi bir mesele de zuhur etmedi. Ancak, son zamanda Ulema-i kiram benden ve Cemaat-i İslâmi'den gayr-i memnun olduklarını ortaya koyup, diğer kitaplar gibi bu esere de, hadise çıkarabilecek eser gözü ile bakmaya başladılar.

 

Hülâsa, onların fetva verip de tariz buyurdukları cümleler 19'uncu ve 25'inci hutbelerde bulunan aşağıdaki cümlelerdir: “Hele şu gibi kimseleri de bırakalım ki, bütün ömründe Haccın kendilerine farz olduğunu bir kere dahi hatırlamamışlardır, dünyanın her tarafını gezip dolaşmışlar, Avrupa'nın Kabesine varmışlar ve oraya gitmek için de Hicaz sahillerini aşmışlar, Mekke-i Mükerremenin bir kaç saatlik mesafesinden geçmişler fakat böylelerinin asla Hac etmek düşüncesi akıl hayallerinin ucun

dilerinin Müslüman olduklarını söylüyorlarsa da katiyetle bunların Müslümanlıkları hakiki Müslümanlık değildir. Biz Müslümanız diyorlarsa da yalan söylüyorlar. Onları Müslüman bilen kimseler de Kur'anı bilmemektedirler.”

 

Bu cümlelerden hemen fetvayı bastırmışlar ve benim ‘Hâricî’ ve ‘Mûtezile’ mezhebinde olduğuma hüküm vermişlerdir. Benim söylediğim bu sözlerin Ehl-i Sünnet akîdesine muhalif olduğunu ileri sürerek, ben amelleri iman'ın cüzü saydığım için amelsiz Müslümanlara kâfir dediğimi ve onları tekfir ettiğimi iddia etmişlerdir.

 

Hayret edilecek şudur ki, bu cümlelerin yanı başında diğer cümleler de vardır ki, benim ortaya almak istediğim hususu ve benim ne demek istediğimi açık bir şekilde anlatmaya yeterlidir. Hatta bu zevatın bana karşı giriştikleri tarizlere de cevap verir. Ancak Müftü Efendi, ya bunlara bakmamışlar yahut da bunlar faydalı sözler değildir diye geçivermişlerdir.

 

Şurası da vardır. Benim bu kitabımda şu mevzu üzerinde bir hutbem de vardır ki, ben esasta hangi İslâm ve hangi İmandan bahs ediyorum. (Bakıla Hutbe No. 9) Ben orada tafsil ile şunu ortaya koydum ki, mesele şudur ki, Fakih ve Ehl-i Kelam'ın bahsettikleri kanuni İslâm'dan bahsediyorum. Bu da şu demektir ki, bir kimse hududun son noktasına yaklaşmadan o kimse-ye İslam milletinden ayrıldın denmez. Medeni ve içtimai haklardan da mahrum edilmez. Böyle olunca nasıl olur da Müslüman İslâm'dan ayrılır. İkincisi ise hakiki İslâm ve imandır ki, bu da İnsanın ahirette iman yahut da nifak veya küfrü hakkında karar verilir. Ben burada bu iki imanın ve İslâm’ın farkını izah etmeye çalıştım. Bu hutbede diyoruz ki. Enbiya'nın davetlerinin asıl maksadı, birinci kısım Müslümanlığı bir tarafa bırakıp, hakiki ve ikinci kısım Müslüman olmak gerekir. Hakiki iman yolu tutmak icap eder. İhlas ile samimiyetle itaat ve fedakârlığa hazır olmak icap eyler. Böyle bir ruhun ortaya çıkması lâzımdır.”22

 

Kendisine farzları terk eden ve büyük günah işleyen birisi sorulduğunda; “Biz onu Müslüman kabul ederiz. Ama onun ıslah edilmesine çalışmayı da kabul ederiz.”23cevabı da Mevdûdî’nin hâricî zihniyetli birisi olmadığını, bilakis Ehl-i Sünnet bir Müslüman olduğunu gösterir.

 

Mevdûdî’nin hâriciliğinden kaynaklanan tekfirci zihniyetin babası olduğu da çokça gündeme getirilmektedir. Doğru Mevdûdî tekfir konusunda en çok başvurulan âlimlerden birisidir. Tabii burada Mevdûdî'nin kimseyi tekfir etmediğini, müşrik düzenlere karşı gelmediğini söylemiyoruz. Mevdûdî, böyle bir taviz, ılımlılık ve cehalet içinde değildir ama o bütün insanların tekfirine karşıdır. Bakınız bir eserinde bu meselelerle ilgili olarak neler söylüyor: “Kur'ân-ı Kerim'i okuyup araştırdığım kadarıyla bu konuda şunu diyebilirim: Şirke bulaşan veya akîde ve amelinde şirk izleri bulunan her kim olursa (Müslümanlardan) ona ne ıstilâh mânâsıyla "müşrik" diye hitap edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele ona da yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa, ancak, tevhid inancını temel inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah'ın Kitabı’nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke dayalı kimseler müstahaktır.

 

Buna delil olarak şu âyetleri gösterebiliriz. Kur’ân-ı Kerim'de Allah Teâlâ Yahudi ve Hristiyanların şirke düşüşlerini şöyle anlatıyor: "Yahudiler, 'Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hristiyanlar da: 'Mesih Allah'ın oğludur’ dediler." (Tevbe, 30), "Andolsun, 'Allah, ancak Meryem oğlu Mesih'tir’ diyenler elbette kâfir olmuşlardır."; "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır." (Mâide, 73)

Ancak, bütün bunlara rağmen Yahudi ve Hristiyanlar için Kur’ân-ı Kerim'de müşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, "Ehl-i Kitap" ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, Müslümanların onlarla olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır. Eğer Yahudi ve Hristiyanlar gerçekten de müşrik olarak görülse idi: "Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin." (Bakara, 221) âyetine göre onların da kadınlarıyla evlenmek kendiliğinden haram olurdu. Ancak, Allah Teâlâ Kitap Ehlinin kadınlarıyla evlenme hükmünü müşrik kadınlardan tamamen ayrı tutmuş ve Müslümanların onlarla evlenmesine cevaz vermiştir. Aynı şekilde Ehl-i Kitab'ın kestiklerinin hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır. Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına rağmen tevhidi asıl din olarak kabul etmektedirler. Bundan dolayı onlara şöyle bir çağrıda bulunulmuştur: "De ki, ‘Ey Kitap Ehli, aramızda ortaklaşa (ölçü ve âdil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin: (O da): Allah'tan başkasına kulluk etmememiz, hiç bir şeyi O'na ortak koşmamamız ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı rab edinmememizdir." (Âl-i İmran, 64), "Deyin ki, Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir..." (Ankebut, 46)

 

Bunun aksine, Allah Teâlâ "müşrik" ıstılahını şirki asıl din olarak benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber Efendimize (s.a.v.) şöyle itiraz ediyorlardı: "Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir" dediler." (Sâd, 5 ) Onlar dinin akîde ve amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı: "Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilince "hayır biz baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız' derler." (Bakara, 170) Allah Teâlâ bu gibi kimseler için "müşrik" kelimesini kullanmakla iktifa etmemiş, iman ehlinin onlarla olan ilişkilerini Ehl-i Kitap'tan farklı tutmuştur.

 

Bu gerçekler gözümün önünde olduğu için, Kelime-i Tevhid'e inanan kimselere "müşrik" denilmesini ve müşriklere yaraşır cinsten muâmeleye tâbi tutulmasını katiyetle câiz görmüyorum. Kitabullah'ı delil ve hüccet olarak kabul eden, dinin gereklerini inkâr etmeyen, şirki asıl din olarak benimsemek şurda dursun, kendisine şirk nispet edilmesini en kötü küfür olarak gören, ancak, te'vil ve yorumlama hatası dolayısıyla herhangi bir müşrikçe inanç ve davranış içerisine düşen kimselere "müşrik" denilmesini ve müşriklere yaraşır bir cinsten muâmeleye tâbi tutulmasını kesinlikle câiz görmüyorum. Söz konusu kimseler, şirki şirk bilerek böyle bir duruma düşmekten öte; bu inanç ve davranışlarının yanılgısı içerisine düşmüşlerdir. Bu yüzden bizim, bu gibi kimselere kötü lakaplar takacak yerde; hikmet, güzel öğüt ve delillere onların bu yanılgısını izâle etme yolunda çaba sarfetmemiz lâzımdır.

 

Şimdi siz kendiniz düşünün: Bu gibi kimselerle münakaşa ederken, onların inanç ya da davranışlarının tevhid inancının hilâfına olduğunu ispatlamak için Kur'an ve Hadis'ten deliller getirirken onların Kur'an ve Hadis'i delil ve hüccet olarak kabul ettiklerinden hareket etmiyor musunuz? Acaba siz bu delilleri herhangi bir Hindu, Sih ya da Hristiyana karşı da kullanıyor musunuz? Yine siz söz konusu kimselere; "bakınız, şöyle bir inanç taşımak şirktir, bundan kaçınmak lâzımdır" derken, onların şirki büyük günah olarak gördükleri düşüncesini taşımıyor musunuz? Eğer böyle bir şey söz konusu olmasaydı sizin onları şirkten sakındırma kaygısına düşmenize ne gerek vardı ki?"24

 

Bu maddede son söz olarak şunu da söylemeliyiz: Yazar hem Mevdûdî’nin tekfirci olduğunu kastetmekte hem de “Mevdûdî’nin bir kısım görüşlerini inceleyen bir insanın onun

ehl-i sünnet birisi olduğuna kanaat getirmesi imkân dâhilinde değildir. Nitekim birazdan serdedeceğimiz bir takım görüşlerini okuyan bir Müslüman bu görüşlerin değil ehl-i sünnet olan birisinden bir Müslümandan dahi sadır olmasını tecviz etmeyecektir.” diyerek ince yollu Mevdûdî’yi tekfir’e giden nitelemede bulunmaktadır. Bu sadece Yazar’ın hastalığı değildir. Yazar bu konuda Necip Fazıl, Hüseyin Hilmi Işık ve Ahmet Mahmut Ünlü gibilerinin hastalığına tutulmuştur.

 

2) Mevdûdî aynı eserinde Cenab-ı Allah’ın Hz. Peygamber Aleyhissalatü vesselam’a “Nasr” süresinde istiğfar etmeyi emrettiğini bunun da sebebinin Peygamberden farzların edası hususunda yaptığı eksiklikler ve noksanlıklar olduğunu söyler. Yani Mevdûdî’ye göre Hz. Peygamber kendisine emredilen farzları istenildiği şekilde bi zatihi yerine getirememiş ve bundan dolayı da kendisinden Allah’tan mağfiret talep etmesi istenmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamberin bir ibâdet olan namazlardan sonra istiğfar ettiğini ve istiğfar etmenin her zaman günah mukabilinde olmayacağı hususunu görmezden gelmiştir. Zaten şaz görüşlerinden birisi de Peygamberlerde ismet sıfatının gerekli olmadığını ima eden sözleridir.

 

Önce Mevdûdî’nin ‘İsmetu’l Enbiyâ’ görüşünü aktaralım: Mevdûdî’ye göre de peygamberler ismet sıfatına sahiptirler. Ancak bu onların melekler gibi günah işleme kabiliyetlerinin kendilerinden kaldırılmış anlamında değildir. Aksine ismet peygamberlerin bilerek itaatsizlik yapmadıkları, şayet böyle bir hata vaki olur ise Allah onları bu hata üzerinde bırakmayıp hemen düzeltmesidir. Çünkü Allah peygamberlik verdiği kulunu özel bir şekilde koruma altına alıp, Onu devamlı gözetmiştir. Onların herhangi bir zelle’leri olursa bu hataları bütün ümmete mal olmaması için vahiyle hemen düzeltilmiştir. Nitekim Hz. Mûsâ peygamber olmadan önce bir kişiyi öldürmek gibi bir günah işlemişti.25 Tabi bu bilerek ve kasten değil yanlışlıkla olmuştu. Firavun Hz. Mûsâ’yı kınayınca Hz. Mûsâ pişmanlık içinde “onu yaptığım zaman câhillerdendim”(Şuarâ, 20) demişti. İşte burada Mevdûdî “dalâlet” kelimesinin “yoldan çıkma” anlamında olmayıp “ unutkanlık, yanılma, dikkatsizlik şaşkınlık” anlamında kullanıldığını söyler. Nitekim Hz. Mûsâ bir Mısırlının bir İsrailoğluna acımasızca vurduğunu görünce yalnızca bir yumruk atmış. Bu Hz. Mûsâ’nın bir insanı öldürme gibi kötü bir niyete sahip olduğu anlamına gelmez. Çünkü yumruk bir öldürme aracı değildir. Hem bu yumruk öldürme niyeti ile de vurulmamıştır. Bundan öldürme gibi bir niyet aranmamalıdır.26 Mevdûdî burada peygamberlikten önceki ismet ile peygamberlikten sonraki ismetin birbirinden farklı olduğunu da söylemiştir.27

 

Bununla birlikte Mevdûdî peygamberlerin hataları (zelle) olabileceğini ifade etmektedir. Nitekim peygamberlerin ismet sıfatı hiçbir zaman hata yapmayacakları anlamında kalıcı bir sıfat değildir. Bazen Allah onların bu özelliğini (ismet) kaldırır ve hata etmelerini mümkün kıldırır. Kur’an’da zikredilen Hz. Âdem’in, Hz. Mûsâ’nın, Hz. Davud’un ve Hz. Yunus’un ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hataları hep bu meyandadır. Burada Mevdûdî bazı ayetlerden hareketle peygamberin hata edip yanılabileceğini söyler. Ancak Kur’an’ı Kerim’de peygamberlerin zellelerinin ele alınıp, bunlara yönelik Allah’ın uyarılarının amacı asla peygamberlerin hüccet olmayacağı veya peygamberlere karşı güveni sarsmak değildir. 28 Aksine dikkat çekmek istediği peygamberlerin en küçük bir yanlış ve hatalarında bile ilâhî gözetiminin altında olup, hemen düzeltildiklerini vurgulamaktır. Peygamberlerin insan olmalarından ötürü kendi arzularına uyma olasılığını kaldırıp en küçük şeyde bile devamlı Allah’ın gözetiminde olduğunu vurgulamaktadır. Peygamberlerin içtihatları bile vahye

uygundur. Şayet en küçük içtihatları bile gizli vahye uygun olmazsa açık vahiy ile hemen düzeltilir.29 Yani Allah peygamberlerini hataya düşmekten korumuştur. Ancak Allah bazen bu korumayı kaldırır ki insanlar peygamberleri ilâh veya beşer üstü bir varlık sanmasınlar diye bir iki zellenin onlardan sadır olmasını dilemektedir. Bu da peygamberin konum ve önemiyle birlikte peygamberlere uymanın önemine ve gerekliliğine vurgu yapmaktır. 30

 

Bu genel açıklamalardan sonra Yazar’ın ‘Mevdûdî aynı eserinde Cenab-ı Allah’ın Hz. Peygamber Aleyhissalatü vesselam’a “Nasr” süresinde istiğfar etmeyi emrettiğini bunun da sebebinin Peygamberden farzların edası hususunda yaptığı eksiklikler ve noksanlıklar olduğunu söyler. Yani Mevdûdî’ye göre Hz. Peygamber kendisine emredilen farzları istenildiği şekilde bi zatihi yerine getirememiş ve bundan dolayı da kendisinden Allah’tan mağfiret talep etmesi istenmiştir’ şeklindeki iddiasına gelelim. İlk olarak ‘ Kur'an-ı Kerim'de Dört Terim’ kitabından ilgili bölümü nakledelim: ‘Son olarak beşinci âyette ise ( İnsanların grup grup Allah'ın dinine girdiklerini görünce… Nasr, 2) Allahu Teâlâ, Peygamberine (s.a.) yirmi üç senede devamlı bir mücadele ve çalışmadan sonra, İslâm'ın bilfiil bütün boyutlarıyla iktisâdi, siyâsî, içtimaî, tâlimi, ahlâkî, fikrî ve akîdevî bir nizam olarak oluştuğu, İslâm devriminin tamamlandığı ve Arap Yarımadası'nın her tarafından gelen çok sayıda topluluğun bu nizâma dâhil olduğu sırada -ki Peygamber, gönderilmiş bulunduğu risâlet vazifesini yerine getirmiş idi- O'na şöyle hitab etti: "Senin risâletinde gerçekleşmiş bu büyük işi kendi çalışmanla olmuş zannetme; o takdirde aldanırsın. Ancak noksanlıktan ve ayıptan münezzeh, kemâl sıfatı ile benzersiz olan senin Rabbin, bunu gerçekleştirendir. Öyle ise O'nu hamd ile tesbih et ve son derece mühim olan bu işi yapmanda seni muvaffak kıldığından dolayı şükret ve O'ndan şunu dile: Yâ Rab! Senin hizmetini ifa etmekle görevli bulunduğum yirmi üç sene zarfında, yapmam gereken şeyler hususunda olabilir ki benden kusurlar ve hatalar sâdır olmuştur; beni affet!"31

 

Mevdûdî bakınız ‘Tefhîmu’l Kur’an’32 tefsirinde bu cümlelerini biraz daha açarak söyle açıklama yapıyor: “Hamd’dan murad, Allah'a hamd-ü senâ ve şükretmektir. "Tesbih"ten murad, Allah'ı her bakımdan tenzih etmektir. Burada, "Rabb'inin bu mucizesini gördükten sonra O'na hamd edip, O'nu tesbih et" denmiştir. Hamd'in anlamı, "bu büyük başarının, senin marifetin sonucu gerçekleştiği aklına bile gelmemelidir. Bu tamamen Allah'ın lütfu ile olmuştur. Bunun için Allah'a şükret, kalp ve lisan ile bunu itiraf et. Çünkü böyle büyük bir işi gerçekleştiren ve bu başarının yaratıcısı ancak Allah'tır, hamd'a ancak O müstehaktır" şeklindedir. Burada "Tesbih"in anlamı ise şöyledir: "Allah, sözünün yücelmesi için sizin çabanıza muhtaç olmaktan münezzehtir. Bunu itiraf edin. Çabanızın başarıya ulaşmasının, ancak Allah'ın teyid ve nusreti ile olabileceğine de kesinlikle inanmalısınız. Allah (c.c.) bir işi istediği kuluna yaptırabilir. Bir kula bunun gibi bir hizmeti yaptırması, aslında ona Allah'ın bir ihsanıdır. Allah'ın sizin üzerinizdeki ihsanı da onun dinine hizmet etme şerefini size vermesidir." Bunun yanı sıra, "Subhânallah" demenin bir de taaccüb yanı vardır. Akıl almayan bir iş vuku bulduğunda insan "Subhânallah" der. Onun anlamı, ancak Allah'ın

kudretinin böyle hayret verici bir işi meydana getirebileceği, başka hiçbir gücün bunu başaramayacağıdır. Yani Rabb'inize dua edin. Size yüklenilen hizmeti yerine getirirken eğer bir zaafta bulunduysanız bunu affetsin. Bu, İslâm'ın insanlar arasında oluşturduğu terbiyedir. Bir kimse Allah'ın dini için ne kadar zorluğa katlanmış olursa olsun aklına hiçbir zaman Rabb'inin hakkını ödediği düşüncesi gelmemelidir. Tersine, insan her zaman "Ben aslında yapmam gereken kadarını bile yapamadım" şeklinde düşünmelidir. Allah'a, O'nun hakkını ödemede ne kadar eksikliği varsa affetmesi ve yaptıklarını kabul etmesi için dua etmelidir. Allah, Rasûlullah'a işte böyle bir terbiye vermiştir. O Rasûlullah ki, hiç kimse ondan daha fazla Allah (c.c.) yolunda çaba göstermeye güç yetiremez. O'ndan başka kim, yaptıklarından sonra gururlanmaz ve Allah'ın hakkını ödeyemediğini düşünür? Allah'ın bir kulu üzerindeki hakkı o kadar büyüktür ki hiçbir mahlûk onu ödeyemez.

 

Allah, kendisine ettikleri ibâdeti, riyazet ve dini hizmeti büyük zannetmemeleri için bu emri Müslümanlara sürekli tekrarlar. Allah (c.c.) yolunda bütün hayatlarını verdikten sonra bile Allah'ın hakkını ödeyemeyecekleri gerçeğini unutmamalıdırlar. Aynı şekilde, eğer onlara bir afiyet nasip olmuşsa, onu kendi marifetleri saymamalıdırlar. Bunu da Allah'ın lütfu olarak bilmelidirler. İftihar ve kibirlenmek yerine, Rabb'inin önünde acz ile eğilmeli, hamd ve istiğfar etmelidirler.”33

 

Görüleceği gibi Mevdûdî’nin ne kastettiği ve neyi kastetmediği gayet açıktır. Ama Yazar, Mevdûdî’ye bir kulp takacak ya ‘Zaten şaz görüşlerinden birisi de Peygamberlerde ismet sıfatının gerekli olmadığını ima eden sözleridir.’ diyebilmektedir. Bu konuda başka bir örnek âyet ve üstad Mevdûdî’nin yorumunu aktaralım: Rasûlullah’a hitaben Fetih sûresinde “Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım etsin” (Fetih, 2) şeklinde ifade edilmektedir. Âyetteki “senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın” ifadesinden hareketle Rasûlullah’ın günah işlediği sonucu çıkarılabilmektedir.

 

Mevdûdî’ye göre, bu ayetin nazil olduğu duruma dikkat edildiğinde, alenen anlaşılmaktadır ki burada zikredilen “affolunan günah” tabirinden kasıt, geçen on dokuz yıl içinde Allah Rasûlü öncülüğünde İslam’ın genişlemesi için yapılan savaşlar, çalışmalar ve mücadelelerde Müminlerin işlediği birtakım yanlışlardır. Mevdûdî’ye göre, “Allah’ın emrinde şu kastedilmektedir: “Şayet siz bu eksikliklerle cihadınızı ve çalışmalarınızı sürdürseydiniz, inançsız Araplara galip gelmeniz için daha uzun vakit gerekirdi. Fakat biz bütün bu hataları ve noksanlıkları affederek, yalnız kendi lütfumuz ve keremimizle onları gidererek, Hudeybiye diye isimlendirilen mevkide size bu zafer ve fetih yolunu açtık. Bu galibiyeti siz kendi çabanızla başaramazdınız.”34

 

Mevdûdî’ye göre, herhangi bir amaç için bir grup insan gayret sarf ediyorsa, bu çabanın hataları, kusurları, eksiklikleri, o grubun önderine yönelir. Bu noksanlıklar ve eksiklikler, önderin kendi noksanlıklarıdır manasına gelmez. Doğrusu bu yanlışlıklar, o topluluk tarafından işlenmiş ve îtab (kınama) o topluluğun hareketlerinin neticesinde gelmiştir. Ancak mesuliyet öncü olan kimsede olduğu için suçlamalar öncü olan kimseye yöneltilir ve hareketlerinde yanlışlarının olduğu söylenir.

 

Mevdûdî’ye göre ayetten şöyle bir mana da çıkabilir. Buna göre, hitap doğrudan Allah’ın Rasûlünedir ve “Allah senin gelecek ve geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır” ifadesiyle mahfuz/masum olan peygamberin bütün sürçmelerinin affedildiği kastedilmiştir.35

 

Mevdûdî’nin eserlerinden yaptığımız iktibaslar, Mevdûdî’nin Rasûlullah’ın ismeti ile ilgili düşüncelerinin problemli olmadığını göstermektedir. Aslında Yazar zımnen bu örnek üzerinden Mevdûdî’nin Rasûlullah’ın sünneti ile problemli olduğunu kastetmektedir. Onun diyemediğini daha önce tarikatçı şair Necip Fazıl Kısakürek “…Hadis’te zaif” demesi de akılla aklı yenen büyük kahramanın iç kanal mevzuunda gösterdiği hadislere muhalefetinden doğuyor.”36 şeklinde söylemiştir.

 

Seyyid Mevdûdî'nin "Sünneti kabul etmediği" ya da "hafifsediği" iddiaları ona yapılmış en büyük bühtan ve iftiralardandır. Hint alt kıtası başta olmak üzere İslam dünyasında sünneti en iyi şekilde müdafaa etmiş ve hadis inkârcıları kalemi ile mücadele edip onların tüm iddialarını yerle bir eden birine bu tür iftiralarda bulunanları yüce Allah'a havale etmek gerek. "Tercümânü'l Kur'an" adlı dergisinde hadis münkirlerine reddiye veren Mevdûdî'nin makaleleri daha sonra "Sünnetin Anayasal Konumu"37 adıyla neşredilmiştir.

 

Mevdûdî’nin yaşadığı dönem, hadisle ilgili düşünce ve akımlar yönünden önemli hareketlilikler göstermektedir. Bu dönemde bir tarafta hadisin dinî ve hukûki değerini reddeden Ehl-i Kur’an, diğer tarafta hadisi olduğu gibi kabul eden, zâhirle yetinen ve metin tenkidine hiç yanaşmayan Ehl-i Hadîs, öteki tarafta ise hadisin tarihsel olduğunu söyleyen ve onu modern bir yoruma tabi tutan modernistler bulunmaktadır. Mevdûdî, bütün bunlar arasında bir denge, bir orta yol sağlamayı düşünmüş ve öyle de yapmıştır. Hadisin dinî ve hukukî değerini kabul edip ispatlayarak Ehl-i Kur’an’a, hadisi olduğu gibi kabul etmeyip yeri geldiğinde senedi sahih de olsa metin tenkidi yaparak Ehl-i Hadîse, hadisin bugün de uygulanması ve kanun yapmada dikkate alınmasını söyleyerek modernistlere karşı ilmî bir mücadele vermiştir.

 

Mevdûdî hadis tenkit metodunu kullanmakla birlikte tenkit edilen ve uydurma olduğu iddia edilen birçok hadisin uygun bir şekilde anlaşılabileceğini de ortaya koymuş ve hadislerin reddedilmesinde acele edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Hadisin uygun bir te’vili varsa mutlaka ilk önce ona müracaat edilmelidir. Buna uygun olarak; hilafetin Kureyşîliğine, güneşin arşın altına secde etmeye gitmesine, sıcaklığın şiddetinin cehennemin kaynamasından olmasına, ev, kadın ve atta uğursuzluğun olmasına, sahabenin irtidat etmesine, kadere, Hz. Peygamber’e sihir yapıldığına vb. dair hadisleri te’vil etmiş ve uygun anlamlarını ortaya koymuştur.38

 

Mevdûdî, Ehl-i Hadîs âlimleri tarafından sahih hadisleri reddetmekle itham edilmiştir. Hâlbuki Mevdûdî, Sahih-i Buhari’deki sahih bir hadisin uydurma olduğunu iddia eden bir okuyucuya şöyle cevap verir: “Bir hadisi reddetmek için kişinin o hadisin konusuna şöyle bir bakmakla yetinerek karar vermesi sağlam bir metot değildir. Konu anlaşılamadığında veya kafada yanlış bir mana doğduğunda hemen hadisin uydurma olduğuna karar vermek, şu şu

sebeplerden dolayı mevzudur demek hiç de isabetli olan bir yol değildir. Aksi takdirde bu yolla bütün sahih hadisleri reddetmek mümkün olur. Hadisleri inceleyebilmek için hadis ilmine vukûfiyet gerekir. Diğer gerekli olan şey de kişinin sözü anlayıp, kafasına mesele iyi girecek kabiliyette olmasıdır. Bu şekilde rivayet ve dirayette sağlam bir ölçü elde ettikten sonra hadisleri inceleyip onların sağlam olmadığına karar vermeye yetkili olunabilir”39

 

Bu bağlamda eklemeliyiz ki, siyasi-ictimâî bir ihyâ hareketi önderi olan Mevdûdî, hadisçiliği ile öne çıkmış bir âlim ve cemiyet önderi değildir. Bununla birlikte, sünnete dinamik bir anlam kazandırmaya yönelik gayretleri, hadis inkârcılarına karşı yaptığı sünnet vurgusu, 20. yüzyılda, sünnetin yeniden inkişâfı bağlamında önemli adımları sayılabilir.

 

3) Mevdûdî’ye göre İslâm maslahat anında değişkenlik gösteren bir dindir. Bunun mÎsâli de şudur: Allah Tealâ Kur’an-ı Mübin’de “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Böylece biz sizi tanışasınız diye bir takım kavimler ve kabileler yaptık. Şüphesiz Allah katında en değerliniz en ziyade takva sahibi olanınızdır” [Hucurat,15] buyurmaktadır. Bu dinde asıl olarak telakki edilmiş olan bir kaidedir ki bu kaidenin esası adalet ve herkes arasında eşitlik ilkesine dayanmaktadır. Peygamber Aleyhisselam bu esasla belli bir müddet amel etmiş hatta köleler veya azadlı köleleri başkan olarak tayin etmiştir. Ama daha sonra ne kadar da süratli bir biçimde bu kaideyi terk etmiş ve memleket nizamının maslahatı için “İmamlar ancak Kureyştendir” buyurmuştur. Bu fikrine göre Hz. Peygamber Arapların kendi üzerlerine acem olan birisinin ya da daha hususi anlamda Kureyşten olmayan birisinin başkan olarak tayin edilmesini istemediklerinden Peygamber Aleyhisselam Kur’an’ın koyduğu bu esasla amel etmeyi terk etmiştir(!)

Dinamik bir İslâm yorumu geliştirmeye çalışan Mevdûdî’ye göre Kelâm-ı İlahî (vahiy) ile onun uygulaması olan şeriat birbirinden ayrıdır. Din ilk insan ve peygamberden itibaren değişmeyen esaslardan müteşekkil iken, şeriat her dinin kendi toplumuna göre farklılık arz eden dinî uygulamalarını ifade eder.40Bu esastan hareketle, Mevdûdî İslâm’ın da ‘her türlü değişiklik ve düzeltmeye kapalı’ asıllarının bulunduğunu söylemiş ve tevhîd ve risâlete dair konuları bu kısımda zikretmiştir. Bu bağlamda, zamana ve şartlara göre farklılık arz eden içtimâî hususlardan birisi olan, devlet yöneticisinin (Halîfe-i Kübrâ), her dönemde Kureyş’ten olması fikri, Mevdûdî’ye göre, erken dönemlerden itibaren sözü edilen ayırıma aykırı biçimde ve içtimâî dinamizmi engelleyen bir tarzda yorumlanmıştır. Hâlbuki sahih bir rivâyet olan “İmamlar/emirler Kureyş’tendir”41 hadîsi ona göre, Allah Rasûlü tarafından sadece ilk döneme has bir tedbir olmak üzere söylenmişti. Zira İslam’ın kurucuları Araplardı. İslam’ı savunmak için Araplar arasında birliğin olması gerekli idi. Bu birlik ancak imamlığın Kureyş Kabilesinin elinde olduğu müddetçe sağlanabilirdi. Çünkü o dönemde hilafete başka milletlerden bir kişinin gelmesi Müslümanların birliği için sıkıntılı olabilirdi.

 

Mevdûdî hilafetin Kureyş dışında başka milletlere verilebileceğini; Hz. Ömer’in “Eğer hayatta olsaydı, herhalde Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salimin, yerime geçmesini tavsiye ederdim”42 sözünden hareketle Kureyş dışında imamlık verilmesinin şeran caiz olmasaydı Hz. Ömer bu sözü söylemezdi. Demek ki Kureyş kabilesinin dışında başka kişilere de imamlık

görevi verilebilir.43 şeklinde yorumlamıştır.

Buna karşın Mevdûdî, Hz. Peygamberin vefatından sonra Müslümanların bu ayrıma dikkat etmediğini söyler. Müslümanların halife seçiminde evrensel bir ölçü olan “takva prensibini” terk ettiklerini ifade eder. Buradan da halifeliğin sadece Kureyş kabilesinin değil her muttakî Müslümanın üstlenebileceği bir görev olduğunu ifade etmek ister. Bu hadisi bu şekilde yorumlayarak bu konudaki görüşlerini açıkça ortaya koymaktadır.44

 

Demek ki Yazar’ın “Bu fikrine göre… Peygamber Aleyhisselam Kur’an’ın koyduğu bu esasla amel etmeyi terk etmiştir(!)” şeklindeki ithamının hiçbir dayanağı yoktur.

4) (“Resail-Mesail”s.57) isimli eserinde Hz. Peygamberin kıyamet alametleri sadedinde ta bundan bin üç yüz elli sene önce Deccâl’in çıkacağını haber verdiğini söyleyen Mevdûdî Deccâl’in şu ana dek çıkmadığını öne sürerek Hz. Peygamberin bu sözünün sadece bir zandan ibaret olduğunu ve bu zannında da (hâşâ) yanıldığını söylemektedir. Yani Mevdûdî’ye göre Hz. Peygamber Deccâl’in çıkacağını kıyas ve zan yolu üzere söylemiş ve bu söylemlerinin hemen tamamında bir şek ve şüphe içerisinde bulunmuştur. Zira bazen Deccâl’in Horasandan çıkacağını söylemesine rağmen, bazen Isfahan’dan ve bazı zamanlarda da Irak ile Şam arasından çıkacağını söylemiş olması (hâşâ) onun bu konudaki şüpheli tutumunun göstergesidir.

 

Mevdûdî’nin deccâl’in çıkacağını inkâr ettiği ithamı yeni bir itham değildir. Önce deccâl hakkında bilgi verelim: Deccâl, ‘decl’in mübâlağa siğası olup "çok yalancı, aldatıcı, hilekâr" manasına gelmektedir. Kavram olarak ‘deccâl’, ahir zamanda ortaya çıkıp, göstereceği olağanüstü yeteneklerle insanları dalâlete sürükleyeceği kabul edilen kişidir.45 Deccâl ve onun faaliyetleriyle ilgili bilgiler hadislerde bulunmaktadır. Daha çok da ‘mesih deccâl- yalancı mesih’ olarak geçmektedir. 46

 

Mevdûdî’ye göre deccâl ile ilgili bütün hadisler incelendiğinde görülecektir ki, Hz. Peygamber’e bu konuda ancak büyük bir fitneci deccâl çıkacağı ve alametlerinin şöyle şöyle olacağı bildirilmiştir. Fakat kendisine ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı bildirilmemiştir. Bu son durum, nakledilen hadislerdeki farklı anlatımlardan ve Hz. Peygamber’in üslubundan anlaşılmaktadır. Bu üslup, ilgili sözlerin vahiyle değil, tahmin ve kıyasla söylendiğini göstermektedir.

 

Hz. Peygamber, bir yerde deccâl’ın Horasan’dan çıkacağını buyurmuş, bir yerde Isfahan’dan, başka bir yerde Suriye ve Irak arasındaki bir yerden çıkacağını belirtmiştir. Daha

başka bir hadisinde de Medine’de doğan İbn Sayyad adında bir Yahudi çocuğunun deccâl olabileceğini söylemiştir. Son olarak diğer bir rivayette de, hicretin 9. yılında Filistin’den Temîm ed-Dârî adında bir hıristiyan rahip gelerek Müslüman olmuş ve Hz. Peygamber’e “bir gün denizde (muhtemelen Akdeniz veya Kızıldeniz) seyahat ederken ıssız bir adaya uğradığını, orada adının Cessase olduğunu söyleyen çok kıllı bir hayvan gördüğünü, bu hayvanın kendisini manastırdaki bir adama götürdüğünü, elleri ve ayakları zincirlere bağlı enteresan bir insan gördüğünü ve onun kendisine deccâl olduğunu söylediğini” anlatmıştır. Hz. Peygamber bu şahsı yalanlamamış, deccâlin Akdeniz’de mi, Kızıldeniz’de mi çıkacağını şüpheyle karşılayarak “zannediyorum ki o Doğudan çıkacaktır” demiştir.

 

Mevdûdî, rivayetler birlikte mütalaa edildiğinde, bu rivayetlerin iki gruba ayrılabileceğini belirtir. Ona göre birinci gruptakiler, deccâl’in geleceğini, şöyle şöyle fitne çıkaracağını belirten hadislerdir ki, bunların verdiği bilgiler tereddütsüz gerçektir. İkinci gruptaki hadisler deccâlin ne zaman ve nereden çıkacağını, o şahsın kim olduğunu ifade eden hadislerdir. Bunlarda sadece rivayetler farklı olmakla kalmıyor, ayrıca rivayetlerde şüphe, tereddüt ve tahmin belirten ifadeler kullanılıyor. Mesela İbn Sayyad hakkında Hz. Peygamber, Hz. Ömer’e şöyle buyurur: “Deccâl bu ise onu öldürecek olan sen değilsin, eğer bu değilse, o takdirde bunu öldürmeye hakkın yoktur”. Diğer bir hadiste “Eğer o deccâl benim zamanımda ortaya çıkarsa, ben ona delillerimle karşı koyarım; yok benden sonra çıkarsa Rabbim her mü’minin koruyucusudur” buyurmuştur. Bu ikinci gruptaki hadisler dinî açıdan birinci gruptaki hadisler gibi değildir. Bu rivayetleri tamamen İslam itikâdı içinde değerlendiren kimse hata işlemiş olur.” 47

 

Mevdûdî, bu konuda kendisine yapılan deccâl’in çıkacağını inkâr ediyor ithâmına, “Benim hikâye olarak belirttiğim şey, Deccâl’in herhangi bir yerde esir olduğu meselesidir. Ancak Deccâl’in ortaya çıkacağı, çıkmak üzere olduğu konusunda hadislerde verilen haberleri kabul edip buna inanmaktayım. Namazlarımda, dualarımda diğer teavvuzât (şerrinden Allah’a sığınılan şeyler) ile birlikte daima ‘Eûzü bike min fitneti’l mesihi’d-deccâl’48 duâsını okumaktayım.”49diyerek güzel bir cevap vermektedir.

 

Mevdûdî ayrıca Deccâlla ilgili hadislere dayanarak deccâlın kendini mesih olarak tanıtacağını ifade eder. Hz. Îsâ’nın deccâl ile savaşıp, onu yenip öldüreceğini söyler. Sonra Yahudiler teker teker kılıçtan geçirilip öldürülecek, Hristiyanlık yeryüzünden silinecek ve bütün milletler İslam ümmeti çatısında birleşecektir diyerek bu konuda görüşlerini bu şekilde ifade etmektedir.50

 

5) “Tefhimu’l-Kur’an”ın da Yunus aleyhisselam’ın kavminden toplu olarak iman etmeleri

sebebiyle azabın kaldırılmasını tefsir eden Mevdûdî bunun sebebi azap için gerekli

olan sebeplerin henüz o kavimde bulunmamış olmasıdır der. Zira Mevdûdî’ye göre

Yunus Aleyhisselam rÎsâletini tebliğ hususunda eksiklikler yapmış ve bu sebeple

kavmine Allah’ın buyruklarını tam anlamıyla ulaştıramamıştır. Zaten Yunus

Aleyhisselam Farzın edası hususunda eksiklik yapan birisidir(!)

Yine ‘İsmetu’l enbiyâ’ bağlamında Mevdûdî’nin eleştirildiği bir nokta. 2. maddeye dâir açıklamalarımızda Mevdûdî’nin bu konudaki genel fikirlerini arz etmiştik. Tekrara düşmemek için sadece Mevdûdî’nin Yunus aleyhisselam ile ilgili yorumlarını nakledeceğiz. Mevdûdî, Enbiyâ Sûresi 87-88. âyetler (Balık sahibi (Zünnun yani Yunus'u da) ; hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki, kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı.(Balığın karnındaki) Karanlıklar için de: "Senden başka ilâh yoktur, sen yücesin, gerçekten de ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.) bağlamında diyor ki : “O, Allah'ın azabına uğrayacak olan bu beldeden ayrılması gerektiğini düşünmüştü. Bu davranış aslında başlı başına bir günah teşkil etmez, fakat bir peygamberin Allah'ın izni olmaksızın gönderildiği yeri terketmesi günahtır. Yunus peygamberin kıssası, onun gibi büyük bir peygamberin bile Allah'ın vahyine aykırı bir davranışta bulunması sebebiyle yargılanacağını göstermek için anlatılmıştır. Fakat o tevbe ettiğinde Allah, lütfu ile onu balığın karnından sağ-salim çıkarmıştır.”51

 

Üstad Mevdûdî, Enbiyâ 87-88. âyetler bağlamında yaptığı yorumlara itirazlar gelince Saffât Sûresi 139-148. âyetlerin sonuna şu uzun dipnotu eklemiştir: “Hz. Yunus'un kıssası ile ilgili görüşlerimi Yunus ve Enbiyâ sûrelerinin ilgili yerlerinde zikretmiş ve bazı kimseler görüşlerime itiraz etmişlerdi. Bu nedenden ötürü ben aşağıya diğer müfessirlerin görüşlerini de alıyorum.

 

Meşhur müfessir Katade, Yunus Sûresinin 98. âyetini tefsir ederken şöyle diyor: "Hz. Yunus'un kavminin dışında, kâfir oldukları halde azabın geldiğini görerek tevbe etmiş ve affedilmiş başka bir kavim yoktur. Onlar peygamberlerini aramışlar, fakat bulamayınca azabın yakın olduğunu hissetmişler ve bunun üzerine iman etmişlerdir. (İbn. Cerir, c:II, sh:433)

 

Allame Alusi, bu kıssayı şöyle anlatıyor: Hz. Yunus, Musul bölgesinde yaşayan Nenva (Ninova) halkına gönderilmiştir. Bu halk müşrikti ve Hz. Yunus onlara tek bir ilâha kulluk etmeleri ve diğer putları terketmeleri gerektiğini tebliğ edince, onu yalanladılar. Bunun üzerine Hz. Yunus onlara "sizlere üç gün sonra azab gelecek" diyerek, üçüncü gün gelmeden gece yarısı şehri terketti. Azab vakti gelip çatınca, halk felaketin gerçekten vuku bulacağını anlayarak, telaşa düşmüş ve Hz. Yunus'u aramaya başlamıştı. Fakat onu bulamayınca, yanlarına çoluk çocuklarını ve hayvanlarını almış ve şehri terkederek çöle çıkmışlardı. Çölde Allah'a iman ederek tevbe ettiklerinde ise, Allah onlara acımış ve tevbelerini kabul etmiştir." (Ruh'ul-Meani, c:11, sh:170) "Daha sonra Hz. Yunus "kuşkusuz ben zalimlerden oldum" yani, "ben bir hata yaptım ve peygamberlik sünnetinin aksine, emir gelmezden önce hicret ettim" diye dua etmiş ve yaptığı yanlışlığı itiraf ederek, tevbe etmiştir. Bunun üzerine Allah onu affetmiş ve kendisini musibetten kurtarmıştır." (Ruh'ul-Meani, c:17, sh:78)

 

Mevlana Eşref Ali Tanavi'nin bu ayeti izahı şu şekildedir: "Hz. Yunus, kavmi iman etmediği için darılmış ve emir gelmeden önce onları terketmiştir. Ancak Allah'ın kavminin üzerinden azabı kaldırmış olmasına rağmen, yine de kavminin yanına geri dönmedi." (Beyan'ul-Kur'an)

 

Mezkur ayeti, Mevlana Şebbir Ahmet Osmanî ise şöyle açıklamıştır: "Hz. Yunus kavmine darıldı ve onlara azabın üç gün sonra geleceğin 

haber verdikten sonra kavmini te

e de hatasını itiraf etmiştir. Yani şüphesiz ben acele ettim ve senin emrini beklemeden kavmimi terkederek ayrıldım."

 

Saffat Sûresi'nin yukarıdaki ayetlerini İmam Razi şu şekilde tefsir etmiştir: "Hz. Yunus'un hatası, Allah'ın "seni yalanlayan kavmi helak edeceğim" şeklindeki buyruğunu, azabın mutlaka geleceği şeklinde yorumlamış olması ve sabredemeyerek kavmini terketmesidir. Oysa onun davete devam etmesi üzerine vacip iken, Allah'ın kavmini helak etmeme ihtimali ise hâlâ sözkonusuydu." (Tefsir-i Kebir, c:7, sh:158)

 

Allame Alusi "dolu gemiye kaçtı" ayetini tefsir ederken şunları söylüyor: "Abaka kelimesi, bir kölenin sahibinden kaçması anlamına gelmektedir. Hz. Yunus, Allah'ın emri olmaksızın kavminden ayrıldığı için, burada "Abaka" kelimesi kullanılmıştır. Yani Hz. Yunus, Rabbi izin vermeden önce kavmini terketmiştir. Kavmi üç gün içinde Hz. Yunus'u bulamayınca çoluk çocuk ve hayvanlarıyla birlikte şehirden çıkmışlar ve tevbe ederek Allah’tan af dilemişlerdir. Allah da onları affetmiştir. (Ruh'ul-Meani, c:23, sh:130)

 

Mevlana Şebbir Ahmet Osmanî: "O muliymlerdendi" ayetini tefsir ederken, "muliym" kelimesini şöyle açıklamaktadır. "Hz. Yunus'un Allah'ın emrini beklemeden kavmini terketmesi ve azabın vaktini adeta kendisinin belirlemeye kalkışması onun içtihadi bir hatasıdır. Yine aynı müfessir Kalem Suresindeki "Sen Rabbi'nin hükmüne sebret, balık sahibi gibi olma. Hani o sıkıntıdan yutkunarak Allah'a seslenmişti." ayetini, "Yani, kavmine kızarak hem Allah'dan onlara azab göndermesini istemişti, hem de önceden azabın geleceğini kavmine bildirmişti" şeklinde yorumlamıştır.

 

Müfessirler, Allah'ın Hz. Yunus'u sıkıntıya sokmasının nedeni olarak onun üç hatasını gösterirler. Birincisi, azabın geleceği vakti kendi tayin etmeye kalkışmıştır. Oysa ona Allah tarafından azabın vakti tayin edilerek bildirilmemişti. İkincisi, azap vakti gelmezden önce sabredemeyerek kavmini terk etmiş ve hicret etmişti. Oysa hiçbir Nebi Allah'dan emir gelmeden bulunduğu yeri terk etmemiştir. Üçüncüsü, kavminden azab kaldırıldıktan sonra bile kavmine geri dönmemiştir.”52

 

Durmuş Bulgur’un da dediği gibi; “Bu görüşler Mevdûdî’nin kendi zihninden uydurduğu düşünceler olmayıp ondan önce, selef âlimleri ve tefsir imamları Hz. Yunus’tan kusurun sâdır olduğunu öne sürmüş, fakat hiç kimse onları Hz. Yunus’a saygısızlıkla ya da peygamberlerin ismetini inkâr etmekle suçlamamıştır.”53

 

6) Aynı tefsirinde İbrahim Aleyhisselam’ın Allah Azze ve Celleyi araması hususunda

kıssa edilen yıldızı ayı ve güneşi görerek istidlalde bulunmasını anlatan ayetlerde

geçen “hâzâ rabbî/ bu benim rabbimdir” ifadelerinin zahirine takılan ve ulemanın

bu husustaki beyanlarını görmezden gelen Mevdûdî bu meyanda kendisine şu

soruyu sorar: “Şimdi, İbrahim Aleyhisselam müşrik mi olmuştur?” diye sorulursa

şöyle derim “Hakkı arayan bir kimse için tevhide ulaşıncaya dek bu şirk

mertebelerinden kaçış yoktur. (!)”

 

İlim namusundan uzak olmanın zirvesidir bu suçlama Mevdûdî’ye. Güya Mevdûdî, Hz.İbrahim’i şirke girmekle suçlamış ve “Hakkı arayan bir kimse için tevhide ulaşıncaya dek

bu şirk mertebelerinden kaçış yoktur. (!)”demiş. Yine uzun bir iktibas olacak ama üstad Mevdûdî’nin ne dediğini ve ne demediğini anlamak için bu gerekli.

 

Mevdûdî Enâm Sûresi 78. âyet’e koyduğu açıklama notunda aynen şöyle söylüyor: “ 76-78. âyetler'de ( Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim rabbimdir." Fakat yıldız kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti. Ardından ay'ı, etrafa aydınlık saçarak doğar görünce: "Bu benim rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti. "Eğer Rabbim beni doğru yola eriştirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum. Sonra güneşi etrafa ışıklar saçarak doğar görünce: "İşte bu benim rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, tartışmasız ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.), İbrahim Peygamber'i Allah'ın elçisi olarak atanmadan önce gerçekliğe götüren düşünce şekli ifade olunmaktadır. Beynini ve gözlerini doğru biçimde kullanabilen bir insanın, İbrahim Peygamber gibi Allah'ın birliği hakkında herhangi bir şey öğrenme imkânı bulunmayan şirk'in egemen olduğu bir çevrede doğup büyümüş de olsa, Gerçekliğe ulaşabileceği ortaya konmaktadır burada. Tek şart, kişinin tabiattaki olguları doğru olarak gözlemleyip, onlar üzerinde dikkatlice düşünmesi ve bağlantılı, mantıki bir düşünce zinciriyle gerçeğe ulaşmak için aklını kullanmasıdır. Önceki ayetlerden, İbrahim Peygamber'in hayatının bilinç kazanmasından itibaren yıldızlara, aya ve güneşe tapan bir halkın içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu bakımdan, onun gerçeği araştırmadaki kalkış noktasının, 'bu nesneler gerçekten Rabb olabilir mi?' sorusu olması tabiidir. İşte, Onun düşüncesi bu soru çevresinde merkezileşmiş ve halkının tüm tanrılarını değişmez bir kanuna bağlı olup, bu kanuna göre hareket ettiklerini keşfedince de kaçınılmaz olarak, bu tanrılardan hiçbirinin Rabb adını alabilecek herhangi bir niteliğe sahip olmadığı sonucuna varmıştır.

 

Olayın anlatılış biçimi genelde şöyle bir karşı çıkışa yol açabilir: "Gece üzerini örttüğünde bir yıldız gördü" ve "ben Allah'a ortak koşanlardan değilim" dedi. Burada sıradan bir okuyucunun zihninde, "Gece çocukluğundan beri hayatının her gününde İbrahim Peygamber'in üzerine örtmüyor ve o bu belli olaydan önce yıldızların, ay'ın ve güneşin doğup battığını görmüyor muydu?" sorusu uyanır. Evet, o her gece görüyordu bunları, fakat olgunluğa ulaştıktan sonra bu şekilde düşünmeye başladı. Neden olay, (...Gece üzerini örttüğünde) denilerek, İbrahim'den daha önce yıldızları, ay'ı ve güneşi hiç görmemiş gibi bir şüphe uyandıracak şekilde verilmektedir?

 

Normal olarak böyle bir varsayım tabii gelmediğinden bu görünürdeki zaman yanlışlığı bazılarını olağanüstü hikâyeler uydurmaya götürmüştür. İbrahim Peygamber'in olgunluğa ulaşmadan önce yıldızları, ay'ı ve güneşi görmemesi için bir mağarada doğup büyüdüğünü söyler böyleleri. Oysa sorun hayali hikâyeler uydurmayı gerektirmeyecek ölçüde basittir. Newton'un hayatındaki ünlü bir olayla açıklanabilir bu durum. Bir gün Newton ağaçtan bir elmanın yere düştüğünü görünce, zihninde birden şu soru canlanır: Nesne neden yere düşer? Sonunda o yerçekimi kanununa varır. Burada da kuşkusuz şöyle bir soru sorulabilir: Bu olaydan önce Newton hiç yere düşen bir şey görmemiş miydi? Herhalde, daha önce pek çok şeyin yere düştüğünü gördüğü kesindir onun. O halde, belli bir günde belli bir elmanın yere düşmesi nasıl olmuştur da, daha önce her gün yere yüzlerce düşüşün uyandırmadığı bir zihin faaliyetine yol açmıştır? Cevap basittir: Zihin her zaman aynı tür gözlemle aynı şekilde harekete geçmez. İnsan gözü önünde aynı şeyin tekrarlanıp durduğunu görür de, zihni hiç bir faaliyete geçmez; fakat birden bir an gelir, aynı şeyi bu kez görmek zihin faaliyetini belli bir soruna yöneltir. Veya kişinin zihni bir sorunun çözümüne öylesine dalar ki, birden her zaman gözünün önünde bulunan bir şeyi değişik bir şekilde yakalar ve zihninde bu sorunun çözüm yönünde bir faaliyet başlar. İbrahim Peygamber'de olan da aynı şeydi. Geceler gelip geçmiş,

yıllarca ay, güneş ve yıldızlar doğup batmış, fakat belli bir gecede belli bir yıldızın batarken gözlenişi İbrahim Peygamber'de (a.s) merkezi Allah'ın Birliği Gerçekliğine götüren zihin faaliyetine yol açmıştır. Belki o olgunluk çağına varalı beri, halkının dini olan ve tüm hayat sisteminin üzerine oturduğu yıldızlara, ay'a ve güneşe tapma sorunu üzerinde düşünüyordu. Sonra bir gece yıldızları gözlerken zihni birden harekete geçmiş ve bu sorunu çözmede kendisine yardım etmiştir. Yıldızları gözlemenin bu zihinsel faaliyetin başlangıç noktası olması da mümkündür.

 

Bu bağlamda giderilmesi gereken bir başka şüphe daha vardır. Yıldız ay ve güneşi görüp de, "Bu benim Rabbimdir" derken İbrahim Peygamber (geçici bir süre için de olsa) şirke düşmüş olmuyor muydu? Ufak bir düşünce, gerçekliği arayışında kaçınılmaz olarak şirk hakkında çeşitli akıl yürütme aşamalarından geçeceği için bu onun şirk suçunu işlemediği konusunda kişiyi ikna etmeye yetecektir. Bu bakımdan, onun akidesini belirleyen, geçici akıl yürütmeler değil, araştırmasının yönü ve sonunda durduğu noktadır. Bu tür ara akıl yürütme aşamalarından her gerçek arayıcısı geçecektir. Bunlar gerçek uğrunadır ve nihai karar olarak değerlendirilmemelidir. Şirkin her biçimi üzerinde akıl yürütme bir sorgulama olup asla uygulama olmaz. Gerçeğin arayıcısı akıl yürütme sırasında durup, "bu böyledir" dediği zaman, bu onun nihai yargısı değildir Buradaki "bu şöyledir" "bu şöyle midir?" anlamındadır. Bu yüzden de, geçiş aşamalarındaki sorularına olumsuz cevap verdiğinde, hemen araştırmasında bir ileriki noktaya yönelir.”54

 

Netice itibariyle, Hz. İbrahim’in “işte benim Rabbim budur” sözü Mevdûdî’ye göre, tahkikî imana ulaşma yolunda söylenmiştir.55 Ve Mevdûdî asla “Hakkı arayan bir kimse için tevhide ulaşıncaya dek bu şirk mertebelerinden kaçış yoktur. (!)” şeklinde bir cümle kurmamıştır. Bu hayatı şirk ile mücadeleyle geçen bir dâvâ önderine büyük bir iftiradır.

 

7) Mevdûdî’ye göre sokaklarda, toplantılarda ve eğitim verilen müesseselerde erkek ve kadınların ihtilat ettikleri/ karışık bulundukları bir toplumda zina haddi uygulamak zulüm olacaktır. Serikat haddi diye tabir ettiğimiz hırsızın elinin kesilmesi şeklindeki kanun-i ilâhi de aynı hükme tabidir.[ Tefhimât, II/ 281]

 

Yine iftira, yine karalama. Mevdûdî’nin yazdıklarına bakmadan hüküm versek, Mevdûdî Fazlurrahman, Hasan Hanefî gibi modernist birisi. Hâlbuki işin esası öyle değil. Lütfen dikkatle okuyunuz Mevdûdî bu konularda ne diyor: “Okuyucunun, İslam’daki cezalarla ilgili olarak ilk önce bilmesi gereken husus şudur: Devlet nizamının, İslami temeller üzerinde kurulu olması ve medeni-sosyal hayatın, İslam’ın kararlaştırdığı esas ve metodlara dayalı olarak düzenlenmiş bulunması durumunda, el kesme ve benzeri şer’i cezaların ancak

uygulanmak üzere konulduğu, değişmez külli bir kaidedir. Zira İslam esasları ve kanunları, parçalanma kabul etmeyen bir bütünlük arz ederler. Bu yasa ve prensiplerin bir kısmının uygulanıp diğerlerinin ihmal edilmeleri hiç bir zaman doğru değildir.

 

Mesela zina ve kazif cezalarını ele alalım. Bu iki haddin (cezanın, İslam’ın nikâh, boşanma, örtünme ve cinsi ahlak konularındaki kanunlarıyla sıkı bir ilgisi vardır. Zina ve kazif cezalarının, bu kanun ve nizamlardan ayrılmaları imkânsızdır. Allah Subhanehu Ve Teâlâ Hazretleri, zina ve kazif suçlarını irtikâp eden bir insan için böylesine kesin iki cezayı, kadınların süslenip açılarak sokaklara çıkmadıkları, müstehcen ve açık-saçık resimlerin bulunmadığı, aşk ve seks romanlarının yayınlanmadığı, şehevi hisleri tahrik edici sahne ve oyunların olmadığı, insanların kolayca evlenebildikleri ve fesih, tefrik, talak ve hulu gibi İslami hükümlerin tam tamına uygulandığı bir cemiyet için koymuştur. Böyle bir toplumun bizzat kendi yapısı ve karakteri, sosyal hayatı ayakta tutan sağlam ve ahenkli nizamın korunması için bu gibi kesin cezaların uygulanmasını ister. Cinsi duyguların, meşru ve tabii yollarla kolayca tatmin edilip doyulduğu ve sosyal hayatın, fuhşiyata ve anormal şehevi tahriklere iten etkenlerden arındırıldığı bir ortamda, bu gibi kesin ve şiddetli cezalar hiçbir zaman adalete aykırı değildir. Çünkü böylesi muntazam ve ahenkli bir ortamda, son derece alçak ve karaktersiz insanlardan başkası cinsel sapıklıklara ve suçlara cüret etmez. Bu durumda ise, Allah’ın kullarını bu tıynetsiz ve soysuzların şerrinden koruyacak böylesi ağır cezalar şarttır.

 

Amma iş bunun tersi olur da, cemiyette kadın-erkek karışık yaşarsa, genç oğlanlarla taze ve açık-saçık kızlar okullarda, toplantı yerlerinde, parklarda, çarşılarda, plaj ve eğlence yerlerinde alenen ve sınırsız bir hürriyet içerisinde beraber olur ve birlikte gezerlerse, cemiyetin her tarafında şehevi ve cinsi arzular hiçbir sınır tanınmadan gayr-i meşru yollardan kolayca tatmin edilirse ve nihayet ahlaki tüm değerler yerle yeksan edilirse, işte o zaman böyle bir cemiyette insanlar, kadın-erkek arasındaki gayr-i meşru ilişkileri ayıp saymazlar ve çirkin görmezler. Evet, durum bu olursa hiç şüphesiz ki zina ve kazifle ilgili şer’i cezaları uygulamak, İslam’ın teşri (yasama) felsefe ve hikmetine aykırı düşer! Zira yaradılış ve karakterce temiz ve soylu, normal bir insanın, böyle bir ortamda zina bataklığına düşmemesi hayli güç bir şeydir. Böyle bir insanın, bu ortamda zina fiilini irtikâp etmesi, bizim onu anormal tipte karaktersiz bir mücrim saymamıza kâfi bir sebep teşkil etmez. Hakikat şu ki, Allah Teâlâ, recim ve celde cezasını, böylesi pis ve kokuşmuş bir ortamda uygulansın diye koymamıştır.

 

Zina ve kazif cezaları için söylediklerimiz, hırsızlık cezası için de geçerlidir. Çünkü bu ceza da yine, İslami iktisat düşüncesinin ve prensiplerinin en mükemmel bir tarzda uygulandığı bir cemiyette infaz edilsin diye konulmuştur. El kesme cezasıyla İslam iktisat nizamı arasında kopmayan bir bağ ve ilgi vardır. İslami iktisat düzeninin tam anlamıyla cemiyette yürürlükte olması, hırsızlık yapanın elinin kesilmesi dalalet ve yaradılış namına gerekli kılar. Fakat bu sağlam düzenin, toplumda hâkim olmadığı ve tatbik edilmediği durumlarda ise hırsızın elini kesmek, İslam’ın teşri (yasama) zihniyetine aykırı düşer. Hiç şüphesiz ki, el kesme cezası, faizin serbest olduğu, zekâtın verilmediği, adaletin bir ticaret metaı gibi alınıp satılarak el değiştirdiği ağır ve haksız vergiler sebebiyle temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının anormal bir şekilde yükseldiği ve alınan vergilerin tümünün ancak lükse, israfa ve mutlu azınlığın refahına harcandığı bir cemiyet için konmamıştır. Gerçek şudur ki, böylesi bir toplumda hırsızlık vakalarında el kesmek, -hatta bazı durumlarda- bu suçu işleyenlere hapis cezası uygulamak, adalet kavramının ruhuna ters düşer.

 

Bugün İslam Ceza Hukuku’nu inceleyenlerin karşılaştıkları güçlük ve içine düştükleri fikri çıkmazın sebebi şudur: Onlar, gözlerinin önüne, günümüz modern toplumlarına hâkim olan bozuk içtimai düzenleri getiriyor ve bu toplumlarda -bu toplumların yapılarının tabii bir sonucu- olarak yoğun bir şekilde işlenen hırsızlık, zina, kazif ve içki içmek gibi suçlara karşılık, İslam’ın el kesme, recm ve celde cezalarını tasavvur ediyorlar ve dehşete düşüyorlar. Meseleyi bu biçimde ele aldıkları için elbette ki onlar, İslam’daki cezaları ve hadleri çok katı ve ürpertici buluyorlar. Çünkü onlar -şuursuz olarak yahut da kendilerine has bir şuurla- şöyle düşünüyorlar: Bu tip bir hayat sisteminin ortaya çıkardığı ortamlarda, hırsızlık gibi büyük suçların çokça işlenmesi kadın-erkek toplumdaki bütün insanların, hatta çocukların ve yaşlıların zina bataklığına düşmeleri, kadınlı-erkekli karma hayatın bir sonucu olarak çirkin dedikoduların yayılması ve bu bozuk ortamda genç neslin tamamen ahlaksızlığın kucağında eriyip gitmesi, kaçınılmazdır. İşte bütün bunlardan ötürü onlar, böyle bir ortamda İslam ceza hukuku uygulandığı takdirde, celde (sopa) yemedik ve eli kesilmedik kimse kalmayacağını ve binlerce insanın recm (ölüm) cezasına çarptırılacağını tasavvur ederek dehşetten irkiliyorlar.

 

Bazı yönlerden, onların bu korku ve endişelerinin yersiz olmadığı şüphesizdir. Biz de bu konuda onlar gibi düşünüyoruz: İslam ceza hukukunun, İslam’ın diğer kanunlarından ayrı olarak, bu kokuşmuş ortamda tatbik edilmesi haksızlık ve zulümdür. Şu kadar var ki, onların kavrayamadıkları bir nokta ve içine düşmüş bulundukları bir hata vardır: Onlar, pisliğine ve pejmürdeliğine alışmış oldukları bu kokuşmuş sosyal hayat düzeninin insan için uygun ve fıtri bir düzen olduğu inancındadırlar. Hâlbuki bu hayat, fıtrata taban tabana zıttır. Bu vaziyetin, olduğu gibi bırakılması büyük bir zulümdür. Yaradılışa aykırı, fıtrata ters bu düzen, şeytanın tahakkümünün bir eseridir. İslam’ın sosyal hayat için koyduğu nizama uyarak, bu çirkin hayat tarzına engel olunuz, göreceksiniz ki, zina, kazif, hırsızlık ve içki içmek, insanın yaradılışından gelen istek ve arzuları değildir ve insanlığın büyük çoğunluğunun hiçbir zaman bu kötülüklere düşme ihtimali yoktur. İslam’ın insanlık için kurduğu sosyal hayatta ise, böylesi çirkin fiilleri, ancak fıtratları çarpık bazı karaktersiz kişiler işlerler ve böyleleri için de hal çaresi, recim (ölüm), celde (dayak) ve el kesme cezalarıdır.

 

Bu konuda zihinlerden ırak tutulmaması gereken ikinci husus şudur: İslam nizamında, mutedil ve dengeli bir caydırıcı ve korkutucu hususiyet hâkimdir. Bu özelliklerden haberi olmayan bir kimsenin, İslam ceza hukukunun özünü kavrayabilmesi katiyetle imkânsızdır. İslam toplumunda, insanları suç işlemeye itici sebepler büyük bir titizlikle incelenir ve Allah’ın kullarından hiç kimsenin, şehevi arzularını ve tabii isteklerini gayr-i meşru yollardan tatmin cihetine gitmemesi ve kötü yollara düşmemesi için, bütün bunların ortadan kaldırılmasına çalışılır ve bu sebeplerin kökü kazınır. Diğer taraftan da, sadece suç işleyenleri tekrar aynı yollara tevessül etmekten alıkoymakla kalmayan, fakat aynı zamanda, toplumda bu tür fiilleri işlemeye niyetli olanlara korku salan ve onları caydıran cezalar konur ve uygulanır.”56

 

Üstad Mevdûdî’nin sözlerini bir bütün olarak verdiğimizde Yazar’ın çıkardığı daha doğrusu karaladığı tarzda bir anlam çıkıyor mu? Yoksa çıkmıyor mu? Buna siz karar verin.

devam edecek..

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...


Ahmed Yasin
MALCOM X