TOPLUMSAL DÜZLEMDE ‘’YERLİ-MİLLİ’’ OLGUSU

Maddi medeniyetin kazandırdığı imkânlar, manevi bir felakete neden olabilir. Dolayısıyla kurumların ve toplumların en önemli görevlerinden biri, maddi kalkınmaya paralel ve onunla aynı hızla gelişen bir ahlak terbiyesi vermek yani bir “manevi kalkınmayı” sağlayabilmektir.

21 Temmuz 2020 01:17
A
a

Bir düşünüşün ya da felsefenin üzerine inşa edildiği kavramlar, söylemler ve yaklaşımlar, bu düşünüşe yeni yollar açabildiği gibi çıkmaz sokakları da olabilmektedir. Kaldı ki florasından bağımsız veya doğasına aykırı kavramları ve yaklaşımları benimseyen sosyal bilimlerin yeni şeyler söyleyebilme rezervi de bulunmamaktadır.
 

Türkiye’de Sosyoloji, bu denli önemli bir işlev görmesine rağmen, gerek toplumumuzun sorunlarına yeterli düzeyde cevap bulamamış olması gerekse de taklit ve aktarma yoluyla Batı sosyolojisine eklemlenme çabasından dolayı, özgün bir sosyoloji anlayışı ve geleneğini oluşturamamıştır
 

Bilindiği üzere Avrupa, “muasır medeniyet” olarak kabul gören; fikriyatta, ekonomide, teknikte ve diğer alanlarda ulaşılması hedeflenen bir düzeyi ifade etmekteydi. Bundan dolayı Batı, toplum olarak yüzümüzün çevrildiği, taklit ve aktarma yöntemiyle rol-model aldığımız bir geleneğin temsilcisiydi. Böylelikle yeni devletin inşası da, bir yandan sosyolojiye “kurtarıcılık” rolünü aşarak “kuruculuk” misyonu da yükleyen, diğer taraftan Batıcılığı bir devlet ve toplum politikası olarak benimseyen bir hale dönüştü. Türkiye'de sosyolojinin kurucusu olarak bilinen Ziya Gökalp’in düşünceleri de, adeta Cumhuriyet’in sosyolojik temellerini inşa eden kurucu ideolojinin meşruiyet kazandırılmasıydı.
 

Türk sosyolojisi, Batıcılaşma çabasının tesis edilmesi görevinin yanında asıl yol göstericiliğini topluma yeni bir kimlik kazandırma konusunda üstlenmiştir. Çünkü kurulan yeni devletle birlikte yönümüzün Batı’ya çevrilmiş olması, aynı zamanda devletin toplumla ve tüm sosyal ve siyasal kurumlarla olan bağını yeniden tanımlamasına ve yeni bir vatandaş ve toplum tasavvurunun temel dinamiklerini yeniden kurgulamasına neden olmuştur. Asli unsurlarını Sünni, Türk ve Batıcı bir vatandaş profili merkezinde tasarlayan resmi ideolojinin bilimi olan sosyoloji, Avrupa’nın kendi toplumunu tasarlamada kullandığı sosyolojik aygıtlardan mülhem bir tasavvur geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle Gökalp’in Durkheim’dan ve Prens Sabahattin’in Le Play’den, sonraki sosyologlarımızın da her ne kadar özgün ve yerli düşünceleri içerse de, gerek toplumumuzun yapısına gerekse de temel problemlerine yönelik sosyolojik bir imgelem geliştirememiştir. Kaldı ki her alanda motive edilen Batılılaşma çabası, düşünsel geleneğimizle olan bağın kopmasını ve Batı bilim tarihini dahi kendi tarihimiz olarak benimsememizi beraberinde getirmiştir. Öyle ki bu yönüyle Cumhuriyet devrimleri, bir medeniyet değiştirme projesidir. Gökalp’in tanımladığı gibi Doğu Medeniyeti’nden Batı Medeniyeti’ne geçme arzusu, adeta mahalle/muhit değiştirme gibi zannedilmiştir. Ancak bu teşebbüs; tarihe, topluma, kültüre ve dolayısıyla kendimize yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir
 

Cumhuriyet’in kurulma sürecinde sosyolojinin öncelikle ele aldığı konulara bakıldığında, ilk zamanlarda “kültür” ve “medeniyet” kavramları üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu kavramların anlamları ve ayrışmaları temelinde kurgulanan sosyolojik imgelem, Batı’dan nelerin alınıp alınmayacağı sorunsalını da başat problem alanı olarak ihdas etmektedir. Kaldı ki yeni devletin sosyolojik temelleri için ne tür ontik malzemenin kullanılacağının tahsisi de, kuşkusuz belirlenmesi gereken bir husustur. Bu döneme denk gelen diğer bir tartışma konusu ise, yine devlet ve toplum kurgulamasını esas alan “millet” ve “milliyetçilik” konularıdır . Öyle ki birden fazla kültüre, dine, dile, etnik yapıya ev sahipliği yapan imparatorluğun bir minyatürü olarak kurulan yeni Cumhuriyet, birlikte yaşamanın formülünü aramaktaydı. Bu nedenle sosyoloji; yeni kavramlara, anlamlara, tanımlamalara, inançlara, birlikteliklere, aidiyetlere, kısacası “vatandaşlığa” ihtiyaç duymaktaydı.
 

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde resmi ideoloji, sosyolojiye bütünüyle hakim olmuş ve bunun sonucunda ise sosyoloji, giderek her Türk vatandaşının bilmesi gereken bir nevi yurttaşlık bilgisine dönüşmüştür. Kaldı ki pozitivist sosyolojiye yüklenen metafizik ruh, bir tür “epistemik mit”e dönüştürülmüştür. Sosyolojinin Türkiye’ye girişiyle birlikte toplumun sorunlarını tanımlama, anlamlandırma ve çözüm bulma konularında bu bilimin gücüne ve potansiyeline dair büyük bir inanç ve güven duyulmaktaydı. Ancak sosyolojiye duyulan bu güven ve çabalara rağmen süreç içerisinde sorunların çözülmemiş olması ve toplumumuzun tekrar aynı problemlerle karşılaşması, şu soruları akla getirmektedir:
 

a. Türk sosyolojisi sosyoloji bilimini iyi anlayamadı ve izleyemedi mi?
 

b. Acaba toplumun sorunlarını çözmek için inanç duyulan ve güven beslenilen bir bilim olarak sosyolojiyi tercih etmekle yanlış bir seçim mi yapıldı?
 

Ne var ki bu sorular dahi, sosyolojinin bir bilim olarak anlaşılmasının ötesinde, sosyolojiden bir “Mesihlik” görevi beklendiğini de açıkça ortaya koymaktadır
 

Batı’da sosyolojinin düzeni savunmak ve değiştirmeden aksaklıkları gidermek gibi bir misyon üstlenmiş olması, Türk sosyolojisinin de bu misyonu model aldığından, böylelikle sosyolojimiz Cumhuriyet düzenini korumak ve kollamak gibi bir tür fedailiği tesis etmiştir.
 

Batı aktarmacılığı Türk sosyolojisine rengini veren en belirgin nitelik olmuştur. Dolayısıyla sosyoloji geleneğimiz, yeni bir söylem geliştirmekten uzak, aktarmacılıkla yetinen ve kendi sorunlarımızı anlamada ve anlamlandırmada yetersiz bir yapıya bürünmüştür
 

Bu durum ise, sorunların ve çözüm önerilerinin toplumlar düzleminde genellenebilirliği düşüncesinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu ortaya koyarken; her toplumun kendine özgülüğünün, biricikliğinin (unique) ve ontik referanslarının farklılaştığını da gözler önüne sermektedir
 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında sosyolojinin temel tartışma konularını; kültür ve medeniyet kavramlarına yönelik epistemik ve siyasal tartışmalar ve millet-milliyetçilik kavramları ekseninde topluma yeni bir kimlik kazandırma gayretleri oluşturmaktadır. Türk sosyolojisi 1930’lu yıllarda yukarıdaki tartışmaların yanı sıra Le Play’in “science sociale” anlayışı etkisiyle köy ve köy araştırmalarının ağırlıkta olduğu bir dönem yaşamıştır.Meşhur ‘’Köy Enstitüleri’’ bu anlayışın ürünüdür.
 

Kaldı ki ; “sorunlarımızı çözmek, dünyaya kendi gözümüzle bakmak için yeni bir sosyolojik yaklaşıma, yeni bir sosyoloji anlayışına ihtiyacımız vardır” buradaki temel sorun, sosyolojimizin kendi bakışını ve mecrasını bulup bulamayacağıyla alakalıdır. . Dolayısıyla sosyolojimizin “buhran” halinden kurtulabilmesi; topluma, sorunlara, Türkiye’ye ve dünyaya dair yeni ve farklı bakış açıları geliştirebilmekle mümkündür
 

Son dönem Türk sosyologları, esasında bu yüklenici misyonun “yerlilik” eksenli bir bakış açısıyla tedavüle girebileceğini ve yapı taşlarını bu “yerlilik” temeli üzerine sapasağlam bina edecek sosyolojimizin güçlü bir atılım gerçekleştireceğini iddia eder. Bu yönüyle Türk sosyolojisi, Gökalp’in teorize ettiği “millî sosyoloji”den, “yerli sosyoloji”ye güçlü bir geçiş yaşayacaktır
 

Türk sosyolojisinin mecrasını, milli sosyolojiden yerli sosyolojiye çevirmek aynı zamanda sosyolojimizin devlet, toplum, Batı ve dünya ile olan ilişkilerine ve bu enstrümanlara yönelik anlamlandırma biçimlerine yeni bir kimlik, ruh, yöntem ve idrak kazandıracaktır. Millî sosyoloji deneyimi ve yerli sosyoloji tasavvuru şüphesiz birbirinden farklı misyonlar taşır. Millî sosyoloji, merkeziyetçi/devletçi ve yeni Cumhuriyet’in fikir babalığını yapıyor iken, yerli sosyolojide devlet, merkezi konumdan çıkartılarak çevreyi/toplumu temele alan ve tarihsel ve kültürel arka planı dayanak noktası yapan bir yaklaşıma dönüşür. Böylelikle millî sosyoloji Batı/Batılılaşmaya yönelik aşırı sempati duyarken, yerli sosyoloji aksine gerektiğinde Batılılaşmaya karşı ciddi eleştiriler getirebilmiştir.
 

Türk sosyolojisinin, duruşunu iki ana eksende konumlandırması gerektiğini belirtir: Yerlilik ve evrensellik. Buna göre sosyoloji, hem yerli bir bakış açısı geliştirerek topluma, tarihe ve özgün meselelere dayalı bir yöntem geliştirebilmeli, diğer taraftan da başka dünyaları, toplumları, meseleleri, tahayyülleri izleyerek de evrensel bir bakışı yerleştirebilmelidir
 

Türk sosyolojisinin genel eksiklerinden biri “gelenek üretimi”nin yapılamamasıdır. Kaldı ki toplumsal sorunlara ilişkin kaleme alınan metinlerin sanki ilk defa yazılıyormuşçasına önceki sosyologların birikimlerine yönelik referanslarda bulunmaması ve böylelikle bir geleneğin oluşumuna imkan tanımaması, bilimin de asli bir niteliği olan kümülatif olabilmeyi engeller.
 

Bu topraklarda yetişmiş, köklerinin derinliğinin farkında olan, ayrıca albenisi güçlü ve fakat parlak ve tatsız “turfanda düşünceler” in bu gövdelerde “aşı” tutmayacağının farkında olunması,İlim adamlarımızın halkla bütünleşerek “toplum adamlığı”nı kişiliğinde yoğurmuş birer aydın, toplumla iç içe yaşamayı ve toplumla hemhal olmayı hayat felsefesi olarak görebilen bir akademisyen olması çok ama çok önemlidir. Örneğin epistemik cemaatin müritleri (bilgi Batıda (ABD, Birleşik Krallık, Fransa vs.) üretilir ve Doğudakiler onları (üreticileri) takip ederler. bu gruba bilimin eşik bekçileri anlamında epistemik cemaat denmektedir), Cumhuriyet’in inkılâpçı kadrolarının demokrasiyi, milli iradeyi dışlayan sosyal bir projeyi “modernleşme” adı altında tesis etmeye çalışmasını can-ı gönülden desteklemiş fakat bu sürecin bir “modernleşme” olarak değil bir “Batılılaştırma” süreci olarak algılanması gerektiğini görülmek istenmemiştir.Türkiye'deki değişmenin dönüm noktalarını, milliyetçiliği, Türk ve İslam kültürüne ait çözümlemeleri, kültür değişmelerini, aydın sorunsalını, değerleri, sosyal ahlak meselesini ve spesifik birçok toplumsal problemi ustaca değerlendirmek kaçınılmaz bir gerekliliktir.
 

Sosyolojik yaklaşımlar, bir takım anahtar kavramlar üzerinden ele alınmalıdır.Bu kavramlardan öne çıkanlar; kültür, milliyetçilik, din, İslam, değişme, Batılılaşma ve ahlaktır. Bu nedenle öncelikle üzerinde durulması gereken temel kavram, kültür olmalıdır. Toplumumuzun kültürel köklerine yönelik çalışmalar, aslında içine doğduğumuz ve yaşadığımız toplumu tanımayı, böylece toplumun sosyo-dinamik kodlarının bir haritasını çıkartmayı amaçlar. Milliyetçilik, din ve İslam gibi anahtar kavramların ele almakla, bu kodların toplumumuzdaki rezervini, potansiyelini ve işlevselliğini ortaya çıkartabiliriz.
 

Cumhuriyet devrinin siyasi iktidar kadroları, Türkiye’nin İslam medeniyetinde kalamayacağını ve Batı’ya hızlı bir şekilde yaklaşması gerektiğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla İslam kültürüne kaynaklık eden neredeyse tüm kurumları tedavülden kaldırmışlar ve bunda da bir dereceye kadar başarılı olmuşlardır.
 

Batı medeniyetinin takibi için en uygun davranış şekli, “sansürün” ya da “kontrol mekanizması”nın ne olduğunu araştırmak yerine, Türkiye’de sağlam bir milli kültür kurmanın imkânını araştırılmalıdır. Batı veya herhangi bir kültürle bu kadar yoğun bir etkileşimden sonra, bazı kültürel unsurların gelmesinin yanı sıra beklenmeyen unsurların da gelmesi kaçınılmazdır. Önemli olan yerli kültürün bu olumsuz öğeler tarafından tahrip edilmesini önlemektir. Bu anlamda talihsizliğimiz, medeniyet alışverişinde kendi milli kültürümüzün dıştan ziyade içten tahribata uğraması ve böylelikle batılılaşmanın yıkıcı etkilerine tümüyle açık hale gelmesidir. Ancak şu bir gerçektir ki, milli kültür bu saldırılara karşı hala direnebilme potansiyeline sahiptir. Fakat bu direnen kültüre bir hamle gücü kazandırılamazsa, daha fazla ayakta kalması beklenmemelidir
 

Devlet; fertler için ve fertler vasıtasıyla mevcuttur. Bu manevi şahsiyet bizim ihtiyaçlarımızın ve isteklerimizin karşılanması için gerekli olduğundan dolayı kurulmuştur, yani bir vasıtadır. Devletin insan-üstü bir irade ve otoriteyi temsil ettiğini söyleyenler, fertleri devlet için bir vasıta olarak görürler. İşin daha kötüsü, devletin başında bulunanlar da mutlak iyi ve mutlak doğru sayılır. Alman filozofu Hegel’in düşüncesinde en kuvvetli ifadesini bulan bu devlet anlayışı, komünist ve faşist diktatörlüklerin temel siyasi felsefesini teşkil etmiştir.
 

Müspet ilim ve rasyonel düşünce gibi kavramların adeta din duygusuna karşılık bir kalkan gibi kullanılmış ve bu kavramların ortaya atılan fikirlerin hakikatliğini ispat etmede, itirazları önlemenin bir yöntemi haline gelmiştir. Din duygusu tarihin hiçbir döneminde kaybolmamış ve bundan sonra da kaybolmayacaktır. Kaldı ki dinin yerine ikame edilen her sistem, zamanla dinsel bir karakter kazanmaya muktedir olmaktadır.
 

Hülasa; Maddi medeniyetin kazandırdığı imkânlar, manevi bir felakete neden olabilir. Dolayısıyla kurumların ve toplumların en önemli görevlerinden biri, maddi kalkınmaya paralel ve onunla aynı hızla gelişen bir ahlak terbiyesi vermek yani bir “manevi kalkınmayı” sağlayabilmektir.
 

Selametle kalın.

Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim,Zevki Selim…

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...


MD DİJİTAL