İhyâ mı İmhâ mı?.. Tasavvufa Müslümanca bir bakış.

Röportaj27 Haziran 2020 06:07
İhyâ mı İmhâ mı?.. Tasavvufa Müslümanca bir bakış.
A
a

İhyâ mı İmhâ mı?.. ilk baskısı 2017 yılında yayınlanan ve geniş toplum kesimlerinde ses getiren bu müstesna eserin müellifi zaman zaman sitemizde de köşe yazıları ile misafir ettiğimiz araştırmacı yazar ve davetçi Muhammed İmamoğlu'na ait. Abdurrahman Çavuş kardeşimizin, İslamMedya.com adına değerli dostumuz Muhammed İmamoğlu ile yaptığı röportajı dikkatlerinize sunuyoruz.

Hocam kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Muhammed İMAMOĞLU-  Mayıs 1973 Ankara doğumluyum. Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden iyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Hâlen Ankara’da bir İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım. Üniversite yıllarından başlayarak çeşitli dernek ve vakıflarda seminer ve sohbet çalışmaları yapıp Allah’ın dininin ikâmesi yolunda çabalar sarf etmekteyim.


‘İhyâ mı İmhâ mı?’ Kitabınızın 2. Baskısının çıktığını öğrendik. Bu kitabınızın yazılış hikâyesini öğrenebilir miyiz?

Muhammed İMAMOĞLU-  ‘İhyâ mı İmhâ mı?’ Kitabım 2015’de yayımlanan “Âhir Zaman Müslümanına Notlar” kitabımın ardından yayımlanan ikinci kitabım. Kitabımın ana konusu: Tasavvuf. 1990'lı yıllarda Ankara İlahiyat Fakültesinde öğrenim görürken tasavvuf profesörü bir hocamıza tasavvufla ilgili bir iki meseleyi (râbıta, istimdâd vb.) sorduğumda ve uygulamalardaki yanlışlıkları ifâde ettiğimde hocanın cevâbı aynen şu olmuştu: "Ben otuz yılı aşkındır tasavvufun içindeyim. Ben anlamadım daha. Sen nasıl anlayacaksın!!!" Bu cevap tabi ki beni tatmin etmemişti. Belki bir tarikata intisap etmedim ama birçok tarikat sohbetine ve zikir halkalarına katıldım. Öyle ki imam-hatip lisesinde okurken gittiğim bir Rufâi tarikatı zikrinde ‘Seyyid’ denilen bir kişinin florasan lambasını yediğini bizzat gözlerimle gördüm. Uygulamalardaki yanlışlıkları ve bid'atleri bizzat müşâhede ettim. Buna binâen Tasavvufun lehinde ve aleyhinde birçok kitap okudum. Ardından bu meyanda 'tasavvuf'un ne olduğu ve ne olmadığı, zikir kavramı, râbıta, tevessül ve istimdat, aşk edebiyatı ve Mevlânâ konuları hakkındaki görüşlerimi Genç Birikim Dergisinde paylaştım. Yazdığımız yazıların dergi köşelerinde kalmasını arzu etmediğimiz için  ‘İhyâ mı İmhâ mı?’ ismiyle kitaplaştırdık. İlk baskısı 2017’de yayımlanan kitabımız elhamdülillah büyük ilgi çekti ve kısa zamanda tükendi. Tabi ki kitabımızın bazı eksiklikleri vardı. Bu eksiklikleri azâmi oranda gidererek ve bazı eklemeleri yaparak ‘Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş’ 2. Baskısını elhamdülillah Haziran ayında çıkardık. Buna muvaffak kılan yüce Rabbimize hamdolsun. 


 Kitabınızın adı çok ilgi çekici. Biraz polemiğe müsait bir ismi var. Bu ismi koymaya nasıl karar verdiniz?

Muhammed İMAMOĞLU- Yukarıda değindiğim gibi kitabımızın ana konusu Tasavvuf. Kitabımız 4 ayrı makâleden oluşmakta.        Kitabımızın önsözünde de beyân ettiğimiz üzere 'Tevhîd akidesini muhafaza ederek, ilim öğrenmek, ilim öğretmek, Şerîat'e muhâlif olan her şeye karşı çıkarak, İslâm'ın nâfilelerini bile ihyâ etmek, tüm şüpheli şeylerden uzak durarak, kendilerini Allah'tan alıkoyan mübahlara bile yanaşmamak ve Sünnet-i Seniyye istikametinde takvâ hayatı yaşamak' anlamındaki tasavvuf anlayışını 'ihyâ' etmek;  'Hristiyan rahiplerinin ve Hint fakirlerinin felsefelerinin girdiği, içerisinde vahdet-i vücûd, hulul, ittihad, şeyhlerden istimdâd gibi müşrikçe düşüncelerin ve amellerin bulunduğu felsefî tasavvuf' anlayışını 'imhâ' etmek temel gâyemiz. Bu gâyemizden hareketle kitabımızın ismini 'İhyâ mı İmhâ mı?' şeklinde adlandırdık.

  Ancak bazı Müslümanlar daha kitabımızın isminden huylanıp okumadan tahkik etmeden ‘Sen İmam Gazzâli’nin İhyâ adlı eserini nasıl eleştirirsin?’ diyebilmişlerdir. Kitabımızı niçin ‘İhyâ mı İmhâ mı?’ diye adlandırdığımızı biraz önce size beyân ettiğimiz üzere kitabımızın birinci baskısının önsözünde açıklamıştık. Bu isimlendirmenin İmam Gazzâli ile uzaktan yakından alakası yoktur.

Bu arkadaşlara sesleniyorum: ‘Lütfen emek sarfedip kitabı okuyunuz sonra ona göre tenkidlerinizi öylece yapınız.’ Tabi ki, bu arkadaşları buna sevk eden birilerinin (şeyhlerinin, üstadlarının, abilerinin) onlara sakın ha kafanızı karıştıracak kitapları okumayın demeleridir. Hâlbuki büyük âlim İbnü’l-Cevzî’ye göre şeytanın gizli tuzaklarından biri de insan nefsine ibadet etmeyi sevdirip kişiyi ibâdetlerin en faziletlisi olan ilimden uzaklaştırmak istemesidir. Bunu İbnü’l-Cevzî şu şekilde açıklar: “…Öyle ki, eski âlimlerden bazıları kitaplarını toprağa gömmüş ve denize atmış duruma gelmişler, bu olay birden fazla kişiden vârid olmuştur. Yine de ben iyi niyetle olaya yaklaşarak diyorum ki, kitaplarında kendi şahsi görüşleri var olup bunların yayılmasını istemediklerinden bu yola gitmişlerdir. Yoksa ne olursa olsun, sonu tehlikeleri iktiza etme durumları dışında, içinde doğru ve faydalı ilim bulunan kitapları, müsveddeleri yok etmek doğru olamaz, en azından helâl bir metâı zâyi etmek olur. Şeytan bu hilesiyle bir kısım sûfîleri tuzak ağına almış, öğrencilerine mürekkep kaplarını yasaklayacak dereceye kadar gidebilmişlerdir.”




Hocam söz buraya gelmişken olumsuz tepkiler aldığınızı söylediniz. Hiç olumlu değerlendirme almadınız mı? Sizi eleştirenler ne tür eleştiriler yönelttiler size ve kitabınıza?

Muhammed İMAMOĞLU- 
Olumlu değerlendirmeler almaz olur muyuz?  Rabbime şükürler olsun ki, kitabımızla ilgili genelde olumlu değerlendirmeler aldık. Değişik şehirlerden hatta yurt dışından arayıp tebriklerini sunan kardeşlerimiz, kitabımızın makalelerini ders ve sohbet konusu yaptıklarını beyan ettiler. Bu bizi ziyadesiyle memnun etmiştir. Bütün bu kardeşlerimizden Allah Subhânehû razı olsun. Konu tasavvuf gibi nazik bir konu olunca, tepkiler almadık değil tabi ki. Tasavvufa ‘Müslümanca değil Vehhâbice’ baktığımızı söyleyenler/ yazanlar oldu. Bu beklemediğimiz bir tepki değildi açıkçası. Nitekim kitabımızın birinci baskısını değerlendirmesi için gönderdiğimiz muhterem Nureddin Yıldız hoca, bir Ankara seyahatinde (ilk defa) yüzyüze görüşmemizde bu fakîr’e ‘Sana da Vehhâbi dediler mi?’ şeklinde bir ifadesi olmuştu. Hatırlarsanız, Türkiye’de Mevlânâcı/ İbnü’l Arabîci tasavvufun ‘vizyon’ ismi Cübbeli Ahmet’e göre Nureddin Yıldız da Vehhâbi hatta Ebubekir Sifil dâhi Vehhâbi. Bir kendisi Ehl-i Sünnet(!). Nureddin Yıldız hoca gibi tasavvufa sıcak bakan bir hocamıza bile ‘Vehhâbi’ dendikten sonra, bu fakîr’e ‘Vehhâbi’ denmesi gayet normal.



Tam da onu  soracaktık. Siz söylediniz. Nedir bu Vehhâbilik? Niçin Türkiye’de böyle bir ithâm yaygın biçimde kullanılmakta? Vehhâbilik ithâmı size de yapılmış. Sizi bu şekilde ithâm etmelerinin sebepleri ne olabilir?

Muhammed İMAMOĞLU-  Türkiye’de tasavvuf tartışmalarının yapıldığı her düzlemde karşımıza çıkan bir kavram ‘Vehhâbilik’. Tasavvuf/tarikat yapılanmalarının gayri İslâmi inanış ve uygulamalarını reddettiğinizde karşınıza çıkacak suçlama ‘Vehhâbi’ ithamıdır. Bu ithamdan, yukarıda da değindiğim üzere tarikat mensubu olan yazarlar bile kurtulamamıştır. Bu konuda bir akademisyen’in cümlelerini nakledelim öncelikle: “Sufiliğin doktrinine ve uygulamalarına karşı duran ve Osmanlı Devlet’ine isyan eden Muhammed b. Abdilvehhab ve taraftarlarının ortaya çıkmasıyla Zahirî ve Bâtınî kutuplaşma, Sufî tarikatlar ile Vehhabiler arasında karşılıklı tekfire varan mücadeleye dönüştü. Bu hadise Osmanlı hâkimiyetindeki İrfancı çevreleri Vehhabiliğe karşı tek vücud yaptı. Osmanlı topraklarında ve dışında yaşayan pek çok tarikat şeyhi tarafından İbn Teymiye, Muhammed b. Abdilvehhab ve Vehhabiliğe karşı onlarca reddiye yazıldı.”

Ben ‘İhyâ mı İmhâ mı?’ kitabımda asla tasavvufu tamamen reddetmedim. Tasavvufu kökten süpürücü bir mantıkla reddetmeyip İslâmî olan / İslâmî olmayan şeklinde ayırıma tabi tutan ve bu kritere uygun düşecek şekilde Kur'an ve sünnete zıt olmayan İslâmî ahlak nazariyeleri oluşturmaya çalışan; Ebu'l Ferec İbnu'l Cevzî, İbn Teymiyye, İbnul Kayyım El-Cevziyye, Hasan El Bennâ, Mevdûdî, Saîd Havvâ, Abdulfettah Ebû Gudde, Ebu'l Hasan En-Nedvî, Yusuf Kerimoğlu gibi âlimlerin yolundayım. Bu ismini zikrettiğim âlimlerimizden Mevdûdî’nin şu görüşleriyle birebir mutabıkım: “Tasavvuf, tek bir şeyin adı değildir. Pek çok şeye bu ad verilmiştir. Bizim kabul ettiğimiz tasavvuf başka, reddettiğimiz tasavvuf başka bir şeydir. Ayrıca, ıslah etmek istediğimiz tasavvuf da daha başka bir şeydir. Bir de İslâm'ın ilk döneminde karşılaştığımız tasavvuf var. Bunu Fudayl b. İyad, İbrahim Edhem, Maruf Kerhî vs. gibi kişiler temsil ederlerdi. Bunların İslâm'dan ayrı bir felsefeleri ve yaşayış tarzları yoktu. Bunların tüm düşünce ve amelleri Kur'an ve Sünnet'e uygundu. Gâyeleri, İslâm'ın da gâyesiydi: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekâtı vermeleri emredilmişti, işte doğru din budur." (Beyyine, 5) Bu tasavvufu biz de tasdik ediyoruz. Hatta tasdik etmekle kalmayıp; bunu yaşatmak ve yaymak istiyoruz. İkinci bir tasavvuf anlayışı daha vardır ki içine değişik bâtıl inançlar ve felsefeler karışmıştır. Buna Hristiyan rahiplerinin ve Hind fakirlerinin felsefeleri girmiştir. Ayrıca bu tür tasavvufta pek çok müşrik düşüncesi ve amelleri de vardır. Bu bâtıl tasavvufa göre 'şeriat, tarikat ve marifet' ayrı ayrı şeylerdir. Bunlar birbirlerinden hemen hemen kopuk, hatta birbiriyle çelişir durumdadır. Bu tasavvufa sülûk eden insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olmaya değil de, başka amaçlara yönelik görevlere hazırlanıyor. Biz bu tür tasavvufu reddediyoruz. Bize göre bâtıl tasavvufu yok etmek, en azından modern câhiliyeyi yok etmek kadar gereklidir."

 Tabi ki bunları kitabımda da yazmama rağmen şahsıma ‘Vehhâbi’ denildi. Sosyal medyada bunları okudum. Hatta bizzat yüzüme ‘Sen Vehhâbisin’ diyenler çıktı. Peki ben Vehhâbi miyim? Hayır asla.  “İnsanları Allah’a kul olmaya çağıran, güzel ve yararlı işler yapan ve “Ben, tam bir teslimiyetle Allah’ın hükümlerine boyun eğen bir Müslümanım!” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussılet Sûresi 33) âyetine ittibâen kendimi  ‘Müslüman/Mü’min’ olarak adlandırıyorum. Biliyorum herkes kendini ‘Müslüman/ Mü’min’ olarak ifâde ediyor. Bu yüzden alt isim olarak da ‘Ehl-i Sünnet Ve’l cemaat’im diyorum. Îtikatta ve amelde İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin görüşleri üzere amel ediyorum. Büyük imam’ın beyânı üzere,  “Selef-i sâlihine sövmeyen, kadere inanan, işlediği herhangi bir günahından dolayı kimseyi tekfir etmeyen” bir Müslümanım. İmam Mâturîdî ve İmam Eş’ârî benim için büyük imamlardır. Ama ben Şeyhulislâm İbn Teymiyye ve İbn Kayyim El Cevziyye gibi âlimlere de hürmet etmekte ve onları rahmetle anmaktayım.

Hocam sözünüzü kesmiş gibi olmayayım ama araya girmek istiyorum. İmam Ebû Hanîfe’ye bağlıyım dediniz. İmam Ebû Hanîfe’nin tasavvuf kitaplarında ismi pek geçmiyor? Bunun nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?

Muhammed İMAMOĞLU-  Tasavvufun önemli müelliflerinden Kuşeyrî ve Sülemî tabakât türü olan kitaplarında meşhûr sûfilerden birisi olarak İmam Ebû Hanîfe’yi zikretmemişlerdir. Abdurrahman Câmî tasavvuf klasikleri arasında yer alan eseri Nefahâtü’üns’te Ebû Hanîfe’ye yer vermediği gibi Ebû Nu‘aym el-İsfehânî de bu alanın en hacimli kitabı olan Hilyetü’l-evliyâ ve tabakâtü’l-asfiyâ’sında İmam Ebu Hanîfe’ye yer vermemiştir. İbnü’l-Cevzî de üç mezheb imamı; İmam-ı Mâlik İmam-ı Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel’i önemli sûfîler arasında görüp onların menkıbelerini Sıfatü’s-safve adlı eserinde zikrettiği halde, İmam Ebû Hanîfe’yi bu kapsam dışında bırakarak onu evliyâ zümresinde kabul etmemiştir. İmam Ebû Hanîfe zühd döneminin meşhur sûfîleri gibi âbid, zâhid, ârif-i billah ve Allah’ın veçhine tâlib bir şahıs olmasına rağmen mezkûr kaynaklarda neden zikredilmediği konusu müphemliğini korumaktadır. Bu eserlerde zikredilmeme sebebi olarak akla gelen ihtimallerden birisi zühd anlayışının, zâhirî ilimdeki şöhretinin yanında gölgede kalması ihtimalidir.

İslâm âleminde tarikatlar ortaya çıkıp kurucuları büyük saygı görmeye başlayınca bazı mezheb imamları ve büyük âlimler tarikat kurucuları veya büyükleri gibi telakki edilmeye başlanmıştır. Nitekim daha sonraları Hücvîrî, Attâr, Şa‘rânî, Münâvî gibi mutasavvıf yazarlar İmam Ebu Hanîfe’yi velîler arasında zikreder. Sûfî tabakatına dair ikinci dönem eserlerinde İmam Ebû Hanîfe’nin de bulunması, ilmine, zühd ve takvâsına dair pek çok menkıbenin yer alması ve kendisine nisbetle Âzamiyye tarikatından söz edilmesi bu telakkinin sonucudur. Hâlbuki böyle bir tarikat hiçbir zaman teşekkül etmemiştir. Önce kelâmla, ömrünün son iki yılında ise fıkıhla ilgisini keserek tasavvufa intisap ettiği yolundaki iddianın, sonraki asırlarda halkın tarikatlara güvenini arttırmak amacıyla ortaya atıldığını söylemek mümkündür.

Bu meyanda kitabımda geniş açıklamalar yaptım. 'Son iki yılım olmasaydı Nûman helâk olmuştu.' sözü tarikat şeyhlerine intisab etmiş sofilerce İmam-ı Âzam'a izâfe ederek çok kullandıkları bâtıl sözlerden biridir. Hemen ifade edelim: Bu söz mânâ itibariyle yanlış ve kesinlikle Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyhe ait değildir. Bu zâta yapılan büyük bir iftirâdır. Böyle bir iddia hem aklen hem de naklen batıldır, imkânsızdır. İmam Ebû Hanîfe son iki senesinde İmam-ı Âzam olmadı. Zamanının en büyük fakihi olup, bugün dahi yeryüzü Müslümanlarının en az yarısının kendisinin fıkhıyla Allah'a ibâdet ettiği bir âlimin bütün mücadelesini, ilmini, fıkhını mahvolunacak bir hâl ve itikad olarak görmek, İmam Ebû Hanîfe'nin İslâm âlemindeki itibarını istismar etmek isteyen bazı Şiîlerin bilerek ve bazı saf niyetli câhillerin düşünmeden attıkları bir iftirânın ürünüdür. Ayrıca şunu da ilâve edelim, pek çok kaynağa göre İmam Ca'fer Sâdık, İmam Ebû Hanîfe'den 2 yıl önce vefat etmiştir. Dolayısıyla İmam-ı Âzam'ın son iki senesinde ona intisap etmesi ve İmam-ı Âzam'a şeyhlik yapması mümkün değil! Hurâfe uydururken bari doğum ve vefat tarihlerine baksalar. Nerde! Nasıl olsa bu hikâyeyi okuyacak veya dinleyecek olanlar daha câhil.
İmam Ebû Hanîfe'nin yaşadığı dönemde ilim öğrenmeden zühd ve takva iddiasında bulunanların sayısı oldukça artmıştı. Bu sözde zâhitler, şer'i ilimler sahasında hizmet veren ulemayı, zâhircilikle, dinin özüyle değil sadece kabuğuyla meşgul olmakla suçluyorlar, halkın âlimlere olan güven ve itimadını ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. İşte selef âlimleri bu sapmayı tespit etmişler, bu konuda yanlış anlayışlar olabileceği konusunda ilim yolcularına uyarılarda bulunmuşlardır. Bu yanlış anlayışı ret babında İmam Ebû Hanîfe'nin "Eğer Allah'ın velîleri ulemâ ve fukahâ değilse, [yeryüzünde] Allah'ın hiçbir velîsi yok demektir." dediği kaydedilmiştir.

Şurası bir hakikattir ki, İmam Ebû Hanîfe'nin yaşadığı dönemde şu an çokça tartışılan râbıta, istimdâd, vahdet-i vücud, nûr-u Muhammedî meseleleri gündemde olmadığı için, kitaplarında bu konular yer almamaktadır. Selef âlimleri tasavvufu, 'İslâm'ın amel, ibâdet, taat, takvâ, ahlak ve edep boyutu' olarak değerlendirmişlerdir.Bu anlamda İmam Ebû Hanîfe ile ilgili şu  örneği vermek istiyorum: Hasan b. İsmail babasından şunları rivayet etmektedir: "Bir gün Hârûnürreşîd'in yanında oturuyordum ki o esnada yanımıza Kâdî Ebû Yûsuf girdi. Hârun ona dedi ki: 'Ebû Hanîfe'nin özelliklerinden bize bahset.'  Ebû Yûsuf: 'Allah'a yemin olsun ki haramlardan kaçınmada çok titizdi. Dünyaya önem veren insanlarla oturup kalkmazdı. Çoğu zaman susmayı tercih ederdi. Devamlı tefekkür ederdi. Ağzından mâlayâni laflar çıkmaz, boş konuşmazdı. Soru sorulduğunda cevabı biliyorsa o anda verirdi. Ey Müminlerin emîri! Ben onu hep kendini ve dinini koruyan, insanlar yerine kendi nefsinin tezkiyesiyle meşgul olan biri olarak bildim. Herkes hakkında hayırdan başka bir şey konuşmazdı.' Hârûnürreşîd: 'Bu sâlihlerin ahlakıdır.' diye karşılık verdi."

İlimse ilim, amelse amel, edepse edep. Bu saydıklarımız tasavvuf ise, gerçek tasavvufçu İmam Ebû Hanîfe'dir. Yok, eğer bâtıl tevessüller, şeyhten medet ummalar, vahdet-i vücud sapkınlığı ise İmam Ebû Hanîfe böyle bir tasavvuftan berîdir. Ben incelediğim kadarıyla İmam Ebû Hanîfe ile İbn Teymiyye’nin tasavvuf konusunda paralel düşündüklerini müşâhede ettim.

Tam yeri gelmişken kitabınızda da çokça bahsi geçen İbn Teymiyye hakkında Türkiye’de çok farklı kanaatler var. Mesela Cübbeli Ahmed ve İhsan Şenocak gibi hocaların çok ağır eleştirileri var. Ne diyorsunuz bu konuda?

Muhammed İMAMOĞLU-  Ben Şeyhulislâm İbn Teymiyye’yi  “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki, Hâlbuki benim cennetim göğsümdedir. Şayet çıkıp gidersem o benimle beraberdir ve benden ayrılmaz. Benim hapsim bir halvet, katlim bir şehâdet, memleketimden ihraç edilmem ise bir seyahattir! Asıl mahpus, kalbi Rabbinden ayrı ve uzak adamdır. Esir ise hevâsının kendisini esâret altına aldığı kimsedir” şeklinde özlü cümleleriyle hatırlamaktayım. Bana göre Şeyhulislâm İbn Teymiyye, çağlar boyunca hâfızalarda çok kuvvetli bir ses meydana getiren, pek çok kimseyi rahatsız eden, hakkında pek çok şey söylenen, herkesin kendine göre yorumlamaya çalıştığı ve zamanımız da dâhil olmak üzere, her dönem üzerinde tartışmaların sürdüğü bir âlimimizdir.

 Kimileri onu düşmanlarına karşı bir kalkan görerek işine gelen düşüncelerini almış ve kendilerinin anlayışına göre lanse etmeye çalışmış; kimileri küfür sıfatıyla yaftalayarak sakıncalı ilan etmiş, kimileri de onu şaşmaz ve yanılmaz gösterip âdetâ peygamber seviyesine çıkarmıştır. O, kimilerine göre bir “Şeyhulislâm”, ümmetin medarı iftiharı, dini tortularından arındıran büyük bir fikir ve dava adamı; kimilerine göre ise haktan nasibi olmayan, bağnaz, nursuz, zâhiri bir haşevî’den başka bir özelliği olmayan bir ilim adamı müsveddesidir. Bu meyanda mâdem isim de verdiniz. İşte o isimlerden İhsan Şenocak,  ‘İbn Teymiyye’nin İtikadî Görüşleri’ adlı makalesinde:  “İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eş’âriler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştiriler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvâlarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır. Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teâlâ’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen âlimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır. ” demektedir. Hatta bu şekilde hızını alamayan İhsan Şenocak bir TV proğramında: “El-Kâide İbn Teymiyye’ye dayanır. IŞİD İbn Teymiyye’ye dayanır. Şabab İbn Teymiyye’ye dayanır. Dolayısıyla İbn Teymiye’nin önünü açtığınız zaman yarın câmi kapılarında Müslümanları tekfir eden insanları bekleyeceksiniz…” şeklinde âdetâ tribünlere oynayarak mevcut sistemin İbn Teymiyye düşüncesine karşı bir nevi savaş açmasını istemektedir. ‘Cübbeli Ahmet’ diye tanınan Ahmet Mahmut Ünlü de değişik vaazlarında İbn Teymiyye’yi mücessime olmakla, Hz.Ebubekir, Hz.Ömer, bilhassa Hz. Ali’ye düşman olmakla ve bilhassa tasavvuf’a, Allah dostlarına düşman olmakla’ suçlamaktadır.

Hadi Şiîleri bir nebze anlıyoruz. İbn Teymiyye –tâbiri câizse- ipliklerini pazara çıkarmıştır Şiîlerin, yazdığı ‘Minhâcus-Sünnetin-Nebeviyye fî nakdi kelâmiş-Şîati vel-Kaderiyye’ kitabı ile. İbn Teymiyye’nin bu çok değerli eseri Ehl-i Sünnet akîdesinin savunulduğu eserler arasında çok önemli bir yere sahiptir. Dahası aklî ve naklî delillendirme ve tafsilatlı olması bakımından İmamiye Şiîlerine karşı reddiye olaraktan bu kitabın bir benzeri yazılmamıştır.  Şiîler çok uzun yıllar boyunca İbn Teymiyye’nin yazdığı bu kitaba cevap verememişlerdir.
Peki, kendini sünnî addeden kişilere ne oluyor? İbn Teymiyye’nin hangi fikirlerinden rahatsızlar?  İktibâs ettiğimiz bu tenkitler (bir kısmı karalamalar) doğru mudur? Niye İbn Teymiyye böyle kıyasıya eleştiriliyor? Tarih boyunca hep eleştirilmiş mi? Hiç öven, takdir eden âlim yok mu?

Şöyle bir değerlendirmede bulunayım izniniz olursa;  Haçlı seferleri ve sonrasındaki Moğol saldırıları ile tam bir hercü merc diyebileceğimiz bir dönemde ortaya Hanbeli mezhebi mensubu bir ailede dünyaya gelen ve hadis temelli bir eğitimden geçen İbn Teymiyye, zamanındaki sapkın oluşumların tesiri altında fikrî savrulmalar yaşayan Müslümanlar için kendince bir ihyâ ve ıslah hareketi içine girmiş, bu esnada çeşitli tartışmaların odağında bulunmuştur. Ehl-i Sünnet bir âlim olan İbn Teymiyye, Müslümanlardaki kafa karışıklığına ve İslam dışı gördüğü çeşitli uygulamalara Kitap ve Sünnete dayalı, selef neslinin tatbikatına itibar eden bir usûlle kendince bir yön vermek için çeşitli gayretler sergilemiş, bol miktarda eser telif etmiştir. İbn Teymiyye'nin zihniyetini şekillendiren ana unsurlar, öncelikle içinde bulunduğu ilim ve fikrî mücadele ortamı, daha sonra da yaşadığı asrın dînî ve siyasî sorunlarıdır.

İbn Teymiyye, kendince ihtiyaç hissettiği alanlarda mücâdele ederken gerek üslûbu, gerekse alışılmışın dışına çıkma hususunda tepkisel davranan insanların direnci ile karşılaşmış, ancak inatçılık seviyesinde bir irade ortaya koymuştur. O, mücadelesinde Müslümanlara karşı saldırılmasını değil, Şam'a saldıran Moğollara karşı önce müzakere heyeti içinde giderek konuşmayı, daha sonra kendilerine saldıran Moğollara karşı konulması şeklinde bir cihad anlayışı sergilemiştir. Üslup bakımından eleştirilse de o, Müslümanlarla her durumda önce konuşmayı tercih etmiştir. Siyasî irâde arkasında olduğu halde dahi hiçbir Müslümana zor kullanmamıştır. Cerd ve Kesrevan dağlarına İslam şeriatını iptal edenlerle savaşmak üzere giden İbn Teymiyye, yine konuşmayı tercih edip onları yollarından döndürmüştür.

Tenkid ettiği düşünce mensupları hakkında sınırları zorlamış olan İbn Teymiyye, mebzul miktarda taraftar ve aleyhtar kazanmıştır. Her iki taifeden bunu aşırı uçlara taşıyarak, İbn Teymiyye'yi hatmü'l-müctehid veya kâfir görenler ortaya çıkmıştır. Onun kendi devrine ait bazı olaylar karşısında gösterdiği hassasiyet 4 asır sonra gelecek olan Muhammed bin Abdulvehhab tarafından yeniden ve aşırı bir şekilde yorumlanarak kendi anlayışının temeli haline getirilmiştir.

Günümüzde İbn Teymiyye'ye sahip çıkanlar genelde ‘Vehhâbi’ çizgisinden olunca, bu İbn Teymiyye'ye bakışın o çerçevede daralması gibi bir sonuçla, ona karşı bir ön yargı doğmasına sebep olmuştur. Herkes gibi eleştirilecek yönleri bulunan İbn Teymiyye, sahiplenenlere göre değil, ortaya koyduğu eserlere ve bunlardaki fikirlere göre değerlendirilmelidir. İbn Teymiyye hakkında yapılan olumlu ya da olumsuz propagandalar veya tarihî vesikaların yeterince incelenmemesiyle objektif olmayan kanaatlere sahip olmak hatasına düşmemek gerekir. İbn Teymiyye hakkında yapılan sübjektif yorumlar yerine onun eserlerine dayalı bilimsel bilgilere itibar edilmelidir.

İbn Teymiyye, şefaati, kerameti, kabir ziyaretini, tasavvufu, mezhebi kabul eder, ancak konjönktürel olarak bu vb. hususlarla ilgili tashih anlamında açıklamaları vardır. Mutasavvıfların bazı görüşlerini kabul etmemesi toptan tasavvuf karşıtı olarak, mezhepte usûl ile ilgili söylediği bir sözü tamamen mezhep düşmanı olarak ya da filozofların bazı görüşlerini kabul etmemesi onlarda hiç doğru yoktur dediği şeklinde yorumlanmamalıdır. Bu açıklamalardan yola çıkarak İbn Teymiyye tasavvuf düşmanı ya da İbn Teymiyye mezhep düşmanı gibi benzetmeler/ifadeler ilmî olmaktan ve tarihî gerçekliğe uygun olmaktan uzak görünmektedir. Yunan ve Roma kökenli gördüğü felsefe ve mantık hakkında imha etme niyetiyle hareket eden İbn Teymiyye orijinal sayılabilecek yorumlar yapmış, devrinde İslam dinine güven ve iman kaidesi üzerinde felsefe ve mantık eleştirileri ile Platon ve Aristo zihniyeti karşısında bir Müslüman olarak kendi dînî referanslarına dayanarak mücadele etmiştir.

İbn Teymiyye, parçacı yaklaşımlara kurban edilen, kendi nakıs düşüncelerine malzeme arayanların menba niyetine kullandığı, ne demek istediğinin anlaşılmaya çalışılmasından çok indî fikirlerin onun dilinden söyletilme gayretinde olunduğu bir ilim adamı konumundadır. Tıpkı Ehl-i Beyt’in, ehli beytçiler tarafından harcandığı gibi İbn Teymiyye de kendilerini Selefî olarak niteleyenler tarafından kullanılmakta, harcanmaktadır. Onun üzerinden mezhep düşmanlığı yapanlar, onun da bir mezhep mensubu olduğunu, başka mezhep sahipleri tarafından takdir edilip övüldüğünü, hocaları içinde mezhep ehli zatların bulunduğunu görmezden gelmektedirler. Kanaatimizce onu mezhepsiz diye yaftalayanlar onu yeterince tanımayan, onun hakkında bütüncül yaklaşımdan uzak hareket eden kimselerdir. Hele hele Cübbeli Ahmet gibilerinin Resmi sistemin ikonuna ve ‘topal tâğut’ lakaplı Doğu Perinçek’e gösterdiği sevgi ve muhabbeti, Şeyhulislam İbn Teymiyye ve onun çizgisindeki âlimlere göstermemesi mutlaka not alınması gereken tavırlardır. Ben şahsen böyle düşünüyorum.


Daha konuşulacak çok konu var; ama yerimizin darlığı sebebiyle son bir soruyla röportajımızı sonlandıralım. Kitabınızla ilgili şöyle bir tenkid var: Hep eleştiriyor. Mesela Mevlânâ gibi ‘Allah dostu’ yerden yere vuruluyor. Ne diyorsunuz bu eleştiriye?

Muhammed İMAMOĞLU- Kitabım okunduğunda görülecektir ki, genel üslup tenkidî bir üsluptur. Bu doğru. Özellikle ‘Mevlânâ’ lakaplı Celâledin Rûmî’yi müstakil bir makalede ele aldım. Şurası muhakkak ki, Mevlânâ hakkında konuşmanın/ yazmanın zor olduğu mâlum. Türkiye toplumunun genel anlayışında araştırmadan sevme ve düşman olma gibi nahoş bir yaklaşım vardır. Bu toplum dinini sever ama mahiyetini bilmez, Mevlânâ'yı sever ama onunda eserlerini okumaz. Bana gelen bir okuyucu mesajından bir bölümü nakledeyim özetle: " Hz. Mevlânâ fikir adamı, felsefeci-şair gibi kavramlardan uzak tam manası ile Kuran ve sünnet emirleriyle yaşayan bir kuldur. Hz. Mevlânâ bir Felsefî düşünce kurucusu değildir. Bu yazıyı yazana yazıklar olsun. Ayrıca Şems Hazretlerini de kitabi ilimlere düşman ilan etmişler bu yazıda. Mana âlemi ile dalga geçmek böyle ‘Mana ordusunun başkumandanı oldum’ diyen Hz. Mevlânâ'ya hakaret etmenin elbette bir karşılığı olacaktır. Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah dostlarına hakareti cezasız elbette bırakmaz '' Bu okuyucu (ve bu şekilde düşünenler) keşke yazdıklarımızı Kur'ân ve Sünnet'e uygun bir biçimde tahkik edebilseydi. Yazdıklarımızı kaynaklarıyla beraber zikrettik. Kimseye iftira etmedik. Bakın size bir kaç beyit okuyayım:

"Aşk kâfiriyiz biz Müslüman başka.
Müslümanlığın, kâfirliğin dışında bir ova.
Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider.
Anlayan vardı mı usulca başını kor.
Ne Müslümanlığa yer var, ne kâfirliğe yer."
"Bu âlem Müslümanlıktan da dışarıdır, kâfirlikten de.
Orada ne Müslümanlığın işi vardır, ne kâfirliğin.. "

Sokaktan geçenleri durdurun ve bu dizeleri okuyun. Sorun acaba bu dizeleri kim söylemiştir diye? Hiç biri Mevlânâ demeyecektir. Bunları Mevlânâ söylemiştir deyip hatta kitabından kaynağıyla gösterseniz, muhtemelen size inanmayacak ve bu satırları Mevlânâ'ya yakıştıramayacaktır. Hâlbuki bu satırlardan daha sapıkçaları Mevlânâ'nın kitaplarını doldurmaktadır.

Yazdıklarımıza şöyle bir itiraz da var: "Sizden önce bu büyük Allah dostunu eleştiren kimse yok. Siz hangi ilminizle Mevlânâ'yı eleştirebiliyorsunuz?" Öncelikle şunu ifâde edelim ki Mevlânâ'yı tarih boyunca ilk eleştiren biz değiliz. Mevlânâ daha yaşadığı zaman diliminde eleştirilmeye başlanmıştır. Hatta kendisi bu tenkidlerden haberdar olmuş ama gayri ciddi ve edebe aykırı cevaplar vermiştir. Kâfirlere, zındıklara ve bilumum din düşmanlarına hoşgörülü olan Mevlânâ'nın, tevhid ehli Müslümanlara olan buğzunu ve kinini gösteren örnekler kitabımızda mevcut. Arzu eden kardeşlerimiz kitabımızdan okuyabilirler. Ayrıca yine kitabımızdan okuyabilirler Bedruddin Aynî, Sa'deddin et-Teftâzânî, Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi gibi geçmiş zamandan; günümüzde de Mikail Bayram, Celaleddin Vatandaş, İbrahim Sarmış, Ahmet Yusuf Özütoprak, Mehmet Emin Akın gibi yazarların eserlerinde bu konuda bir hayli bilgi mevcuttur. Ama ne hazindir ki, kaynaklara dayanılarak verilen bu bilgiler ya okunmamakta ya da değişik karalamalarla halkın dikkatinden kaçırılmaktadır.

Hazır söz açılmışken tarafımıza yapılan bir eleştiriye cevap vererek röportajı bitirmiş olalım. Özellikle Mevlânâ başta olmak üzere hakikat-i Muhammediyye, Ricâlü’l- Gayb gibi konularda Mustafa İslamoğlu, Abdulaziz Bayındır, Ercüment Özkan, İbrahim Sarmış, Sadettin Merdin, İhsan Eliaçık gibi kişilere paralel görüşleri ifade etmemiz bize yapılan bir tenkid. Ortak özellikleri ‘Hadis inkârcılığı’ olan tiplerle bu konularda hem fikir olmamız. Ben de diyorum ki, keşke ismini zikrettiklerimizden önce Ehl-i Sünnet âlimler, bu sapkın kişilere ve fikirlere karşı çıksalardı. Meydanı bu mealci tiplere bırakmasalardı. Açık bir biçimde ifade edeyim ki, ‘Sünnet/hadis inkârcısı’ bu mubtedîlerle hiçbir ortak bağım yoktur, olamaz da. Yukarıda deklare ettiğim üzere ‘Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ akidesine sahibim ve bu sapkın tâife ile her platformda mücadele etmekteyim. Bu konuda ilk kitabım  ‘Âhir Zaman Müslümanına Notlar’ da pek çok beyanatım mevcut. Bu vesileyle kardeşlerime ilk kitabımı da tavsiye ediyorum âcizâne. 
 
Hocam kitabınızla ilgili röportaj teklifimizi geri çevirmediğiniz ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyoruz.

Muhammed İMAMOĞLU: Ben teşekkür ediyorum. Olaylara ve hadiselere Tevhidî bir gözle bakan/baktıran İslam Medya sitesinin yöneticilerine ve takipçilerine selamlar eder, bu müstakim tavrınızın devamını dilerim.

KİTABI TEMİN ETMEK İÇİN TIKLAYINIZ..
 
1000
icon
Tasavvufu herkes anlamaz 19 Temmuz 2020 06:38

Yazar burada İbni teymiyeyi aklama derdine düşmüş kendi çalıp kendi oynamış ayrıca ilmini yanlış bilgilerle kabul ettirmeye çalışıyor tam bir takiyyeci selefi vehhabi mezhebsiz tekniği mevdudiyi delil almış belki ömründe bir Mevdudi eseri okumamış reklamını yapıyor bu kadar kendini yoracağına müslümanların içine sızmış mason locaları artıklarını nasıl İslamı kaynak olarak piyasaya sürmüşler ona baksaya bir .Mısırda İhvanı müslimin Mevdudi ve seyyid kutup kitaplarıyla yetişmiş hep cihattan Allahın hükmünü uygulamadan bahsederdi ama bi sişiyi alt edemediler niye söylem doğru eyleme geçme noktasında mezhepsiz kaynakların cihad kavramını ve yönetim kavramını mason localarının istediği kıvamda kaos ve belirsizlik olarak anladıkları için Erbakan hocam derdi hep kişiye siyonizm ben siyonizme karşıyım diye türkü söyleterekte hizmet ettirir .Siz tasavvufa karşı değilim diyerek tamda karşı olduğunuzu belirtmişsiniz bu yazınızda özellikle İmamı Gazalinin İhyasını eleştirmedim demeniz

0 1 Cevap Yaz
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE

MD DİJİTAL